Sosyoloji

Ortadoğu’da Komünalizm...Kenneth Rexroth

14-06-2009
Aşağıda aktarılan kralla yapılmış konuşmanın sonrasında neler yaşandığına ilişkin elimizde yeterli bir bilgi yok, ancak muhtemelen kardeşi Jamasp tarafından geçici olarak tahttan indirilmesine sebebiyet veren toplumsal etkilerin oldukça şiddetli olduğu kesin. Sonradan I. Hüsrev adını alacak olan kralın oğlu yeniden yapılanma siyaseti uyarınca Mazdek’e tuzak kurar ve onun tüm müritleriyle saraya gelip yeni dinini halk önünde takdim etmesini ister. Kraliyet sarayındaki bahçelerden birinde düzenlenen ziyafete katılmak niyetinde olan Mazdekîler derdest edilirler ve gruplar hâlinde kafaları toprağa gömülü ayakları dışarıda kalacak şekilde îdam edilirler, ardından Hüsrev Mazdek’in yanına gelerek “Gör işte o şeytânî mezhebinin verdiği mahsülü” der ve onun da müritlerinin yanına aynı yöntemle gömülmesini emreder.

M.Ö. 528’de gerçekleşen katliam tarikatın tümünü imha etmez. Hüsrev’in tahta çıkmasını takip eden üç yıl içinde yeni bir kıyım politikası uygulanır ve tüm İran genelinde Mazdekîler yoğun bir takibata maruz kalır. Zulümden kurtulanlar yeraltına çekilir ve İslam’ın ana gövdesinden kopan birer tarikat olan İsmailîler ve Haşişîler gibi farklı mezheplerin öğreti ve pratikleriyle ilişkiye geçerler. Ortodoks Zerdüştîliği müdafaa etmesi sebebiyle Hüsrev, Persliler tarafından Nuşirvan-Anuşak-Ruban, yani “ölümsüz ruh” olarak çağrılır; Hüsrev bugün bile aziz mertebesinde bir kahraman olarak kutsanmaktadır.

Sonradan yaşananların büyük bir tarihsel olay olup olmadığı konusunda ne yazık ki elimizde yeterli malumat yok. Bazıları kimi görgü tanıklıklarına dayanmasına karşın, Zerdüştî, Müslüman ve Hıristiyan kaynaklar ekonomi ve sosyoloji yerine küfür etmeyi tercih etmektedirler. Gene Maniheistlerin soyundan gelen Avrupalı Albigacılar içindeki Katharînin muadili Zandiklerin rakibi, ilk dönem Maniheistlerin iç halkasına ne ölçüde komünizm atfedilebileceği hakkında çok az şey biliyoruz. Zandikler arasında komünizm muhtemelen Hıristiyan keşişlerle benzerlik gösteren bir kâmiller meclisini tayin eden seçilmiş bir azınlık tarafından uygulanıyordu. Sasanî İmparatorluğu’nun sınırları dâhilinde filizlenen Mazdekizmin de ötesinde Maniheizm ve sonrasında Gnostisizm İslâmî heresinin gelişmesinde muazzam bir etkisi oldu. Özellikle ilk günlerinde İslam’ın, bozkırın tarımsal bölgelerle yaşadığı savaş bağlamında, tüccar kervanlarının önderliğindeki göçebe halkların yerleşik toplumlara giderek genişleyen bir coğrafyada düzenledikleri baskınların genel niteliğini taşıması sebebiyle, bu dinin toplumsal ahlâkında ve az da olsa pratiğinde korsan komünalizmine âit unsurlar mevcuttu. Muhammed ticaretle uğraşıp Mekke ile Medine’deki tüccar topluluklarla muhabbet hâlinde olsa da, yağmacı Bedevîlerle tüccarların arasındaki ayrım net değildi. Tüccarlar sınıfı Bedevîlerden çıkmış ve onlara bağımlı kalmıştı. Temel ayrım ganimet ve kâr ile ilişkili olarak biçimleniyordu. Bu nedenle İslamî heretik cemaatler, genelde komünizm uygulayan çöl ve bozkır korsanları ya da Haşişîler gibi gizli haraççı toplumlardı.

Dolayısıyla İslamî heresinin önemli bir bölümü birçok Arap’ın ve fethettikleri ülkelerdeki halkların dini olan Muhammedîliğin ve Sunnîliğin ana gövdesi içinde değildi; ancak örneğin Persya’nın dini Şiâ idi. Şiîler, Talmud benzeri bir hukuk üzerinden yapılan tartışmaya tâbi durumdaki bir tür hahamlık kurumu olarak ruhban sınıfı ve seçilmiş hâlife fikrine itiraz ettiler ve halifeliğin soydan sürmesi gerektiğini söyleyip bu kurumun Muhammed’in damadı Ali’den devam etmesi gerektiği konusunda ısrar ettiler. Kutsal bir içerikle atanmış halifeler yedi (mezhebin kimi kollarında on iki) İmam’dı ve bu imamlar tanrıya dolaysız mazhar olacaklardı. Ayrıca İran’da son Sasanî kralından gelip Yazdigird’in kızı Harar’ı (ceylan) ve şehit Hüseyin’in karısını takip ederek Ali Asker’in annesine uzanan bir başka hat daha vardır. Dolayısıyla Pers Krallarının Kralı Helenistik Basileus ó Soter ve Ahura Mazda’nın mistik, kutsal bedenlenmeleri ile kutsal anlamda tasdiklenmiş halife tek bir soy içinde birleşir. Sadece dünyanın sonunda görünecek olan son İmam kayıptır ve O’na ancak vekâlet edilebilir. Kurtarıcı Mehdî erişilmez kabul edilir ve gizli propaganda faaliyetleri yürüten dâîler (misyonerler) tarafından temsil edilir. Kimi zaman Mehdî ve İmam, Mısır’daki Fatimî Hanedanlığı’nda olduğu gibi, yönetici halife olarak tanımlanır ve bu kimliği ile faaliyet yürütür. İsmailîler son, kaybolan imamın Yedinci İmam, yani İsmail olduğunu düşünürler. Bu mezhebe göre aynı İsa’nın İkinci Zuhûr’unda olduğu gibi İsmail’in de yeryüzünde tekrar zuhûr etmesiyle dünya nihayete erecektir. Birçok İsmailî hizipte o yedili dizinin nihaî sudûrudur ve hepsi ruhanî açıdan birbirine özdeştir, fakat gnostik ve metafizik bir karaktere sahip olan Yedi İmam ile karıştırılmamalıdır. O daha çok gnostik Valentinyan ya da Yahudi Kabala’sının Sefirot’una benzer. Burada Yakındoğu’da kayıtlı bir dinin doğuşuna -örneğin Mısırlı Memfit teolojisine dek uzanan ve Mahayana Budizmi ile benzer özellikler taşıyan bir sudûrculukla (emanasyonizm), kurtuluş bilimi (soterioloji) ile ve apokaliptisizmle ilgiliyiz. Burada dillendirilen şey, Müslüman fethinden hemen önce Sasanîlerin yönetimi altında çeşitlenen bir din olan Zerdüştîliğin hâkim biçimine ve hattâ onun heretik ifadelerine benzerliğidir. Bir dönem boyunca Mısır’da, hattâ İspanya ve Endonezya’da filizlenmiş olan Şiîlik Arap Sünniliğine karşı Perslilerin isyânını ifade eder. O hâlâ İran’ın ve Ağa Han’ı Mehdî kabul eden Hindistan İsmailîlerinin bugünkü dinidir.

Yapı ve öğreti bakımından en gelişkin Şiîlik biçimleri Çinlilerinkine benzer; hiyerarşik hükümet zamanla içine nüfuz edilemez hâle gelir ve esasında hiçbir sırrı ihtivâ etmeyen büyü dini ve sırları kapsayan bir dizgeye dönüşür. Böylesi bir dine ve gizli cemaate yönelik başvuru özellikle fiilî dünyevî iktidarla ilişkiye geçtiği noktada muazzam ölçülere varır.

Trablus’ta dokuzuncu yüzyılın sonunda Fatımî Hanedanlığı’nın kurulması ve M.S. 972’de Mısır’ın fethiyle aynı dönemde sıkı iç ilişkilere sahip Karmatîler, Mezopotamya vadisinin alt uç kısmında ve İran Körfezi’nin kuzeybatı sahili boyunca gelişmeye başlar. Bağdat’taki ortodoks Sûnnî Abbasî Hilafeti’nin zihnini Zenci kölelerin büyük isyanı, Zenc Ayaklanması meşgûl etmektedir. Karmatîler Zenc liderleriyle ittifak kurmaya çalışırlar. Bu ittifakın pratikte imkânsız olduğu zamanla ispatlanır, ancak her iki taraf da paralel bir muhalefet hareketi yürütebileceklerini görürler. Zenc isyanının bastırılması sonrası Karmatîler sadece İran Körfezi’nin kuzey sahillerindeki gizli kontrolünü pekiştirmekle kalmaz, ayrıca Yemen, Suriye ve hattâ Bağdat’ta iktidara karşı yıkıcı kimi faaliyetlerde bulunabilecek bir konuma gelirler. M.S. 900’de hilafet birlikleri Basra’da mağlup edilir ve o günden sonra Karmatîler Bahreyn’i, belli ölçüde de Basra’yı kontrol altına almaya başlarlar. Mezopotamya ve Arabistan’daki birçok şehri ele geçirerek Mekke’ye giden hac güzergâhını ve Bağdat’ın deniz bağlantılarını keserler. Burada muhtemelen o güne dek tecrübe edilmiş en büyük alanda hüküm süren yegâne komünist toplumu kurarlar ve bir nesilden fazla bir süre, on ikinci yüzyıl öncesine dek ayakta kalırlar.

Ayrıca Karmatîler hac kafilelerine yönelik baskınlar düzenlerler, binlerce insanı öldürürler ve gizli müritlerine âit önemli bir örgütlenmenin olduğunu düşündükleri Şam’a kadar uzanan birçok şehri kuşatırlar. Nihayet Mekke’ye saldırırlar ve muazzam bir ganimetle birlikte İslam için en kutsal nesne olan Siyah Taş’ı alıp götürürler (M.S. 928). Bahreyn’in içinde tam anlamıyla mutlak bir komünizm hüküm sürmektedir. Yurttaşlar hiç haraç ya da vergi ödememektedir, mal varlıkları doğumdan ölüme, hastalıkta ya da sağlıkta güvence altında tutulmaktadır. Tüm zor, hizmetçilik türünden kabul görmeyen işler zenci kölelerce yapılmaktadır. Muhtemelen bu köleler Karmatîlerin eski, sözde müttefikler olan Zenc isyanından kaçan mağlup kişilerdir ve Sûnnîlerce imha edilmektense Karmatîlere gönüllü kölelik etmeyi seçmişlerdir. Ortodoks çevreler Karmatîleri kadının ortak kullanımı ve her türden orji ile suçlamışlardır. Esasında Karmatîler katı bir biçimde tek eşlidirler. Hayatı saf ve sert bir üslupla düzenleyen ve Platon’un muhafızlarını ya da Tötonik Şövalyeleri andıran askerî bir kast sistemi içinde yaşarlar. Şarap kullanımı ve her türlü ahlâksızlık kesinlikle yasaklanmıştır. Kadınlar peçe kullanmazlar ve kamusal alanda serbestçe dolaşabilirler. Toplumdaki etkileri dikkate değerdir. Bu etki onlara haz verir. İslam’ın özel talimatları, günlük namaz ya da haram yiyecekler ilgili konular, Cuma günü toplantısında bile, zorla uygulanmaz. Muhammedîliğin ezoterik pratikleri Işık kültü, daha özelde Sufizmle ilişkili dinî tefekküre dalmakla bağlantılı ve daha çok büyük Sufi teologu İbn-i Arabî’nin mistisizmine benzer bir mistisizmle ikâme edilmiştir. Sufîler gibi yaygın olarak beyaz giyen Karmatîler, ahlâkî ve fizikî saflığa büyük önem verirler. Bu noktada hâlâ biz Essenîlerin, Therapeutae’nın ve Philo Judaeus’a âit Işık sudûrculuğundaki Işık’tayız. Eğer kendilerine zulmedenlerin ya da okültistlerin o gizli geleneklerinden bir tanesinin Tapınak Şövalyeleri ile ilgili olarak ortaya koyduğu suçlamalar doğruysa bu ışık onların da kaynağıdır.

M.S. 1084’te Bahreyn yıkılır, ancak yerini İsmailîlerin diğer bir kolu olan ve macerayla sırrın yeni kardeşliği manasında Haşişîler alır. Haşişîler Suriye’nin kuzeyinden Hazar Denizi’ne uzanan bölgede önemli bir güç hâline gelirler. Uzak çöllerde ve dağlık bölgelerde, en ünlüsü ve en uzun ömürlüsü Alamut olan kalelerde yaşayan cemaatleriyle Haşişîler tüm Haçlı Seferleri süresince gizli kardeşlik ilkesine dayalı gaspçı ve suikastçı bir örgüt olarak yaşarlar ve tüm Yakındoğu’yu terörize ederler. Ayrım gözetmeksizin Hıristiyanların ve Müslümanların mallarını yağmalarlar, onlar üzerinde politike etki kurarlar ve onların kendilerine tam manasıyla tâbi olmaları için gayret ederler.

Karmatîlerin otoriter komünizminin yerini saf otoriteryanizm alır. Bu cemaatin mensuplarının esrar kullanarak bir tür hipnoz içine sokuldukları ve cemaatin adının da bu nedenle Haşişîlik olduğu iddia edilir. Hülagü liderliğindeki Moğol saldırılarında Haşişîlerin tüm kaleleri yıkılır ve tek bir insan kalmayana dek kıyıma uğratılır. Hülagü’nün muhtemelen onlara yönelik özel bir kini vardır. Alamut’un Büyük Efendi’si Hasan Sabbah yakalanıp Hülagü’ye gönderilir, ancak Moğolların elinden kurtulur ve soyu Ağa Han’ın müritleri olarak bugüne dek gelir.

Karmatîler ve Haşişîler, diğer toplulukların yağmalanması üzerine kurulu, karşılıklı kazanca dayalı komünal toplumun ilk örneklerini teşkil ederler. Böylesi bir yapı ancak çatlaklar arasında var olabilir ve yüksek düzeyde örgütlenmiş bir devlet içindeki sınıflar arasında oluşan boşluklarda, iki karşıt devlet arasındaki sınırlarda ya da görece daha düşük seviyede bir örgütlenmeye sahip toplumların verili sınırlarında faaliyet yürütebilir. Bu, Su Kenarı (Tüm İnsanlar Kardeştir) adlı Çin romanında ve tabiî ki Robin Hood hikâyelerinde ölümsüzleştirilmiş olan çeteler misali, şehir eşkıyalarının ya da hırsız çetelerinin sosyal örgütsüzlük dönemlerinde uyguladıkları komünizmdir. Karmatîler birbirlerine muhalif Arap ve İran medeniyetleri arasındaki sınırda gelişmiştir. Haşişîler ise İran’ın kuzey sınırları boyunca, Kafkasya’da, Hazar Denizi kıyısında ve Amuderya’nın karşısında ve bugün Afganistan olarak bilinen bölgede komşularını yağmalayarak yaşayan bir dizi ezoterik dinî cemaatlerin en ünlüsüdür.

Haçlı Seferleri öncesi İslâm medeniyeti Batı Avrupa’nınkinden kıyaslanamaz ölçüde daha yüksek ve zengindir. Haçlı Seferleri bir tür dinî eşkıyalık hareketidir. İslam da Bizans İmparatorluğu’nu yağmalayan Bedevîler ve Arabistan tüccarları aracılığıyla aynı yolu izlemiştir. Bu nedenle Karmatîlerin ve Haşişîlerin icat ettikleri örgütlenme tarzının haçlılara geçmiş olması olağanüstü bir durum değildir. Tapınak Şövalyeleri ve diğer askerî tarikatlar başlangıçta sadece bekârlık yeminleriyle birbirlerinden ayrıştırılabilen, benzer ölçüde otoriteryan ve komünist olan topluluklardır.

Kenneth Rexroth (1905-1982)

(Yazarın İlk Kaynaklarından Yirminci Yüzyıla Komünalizm Tarihi adlı kitabından.)

Yorumlar