Psikoloji

Tutarlılık; Hem Yapıcı Hem de Yıkıcı Olmayı Gerektirir...Berzan Boti

02-05-2010

Bu açıdan bakıldığında; her türlü özgürlük talebinin de hareket ettiricisi olan bir ‘hayır deme’ söz konusudur.

Hayır diyebilmenin bu olumlu özelliği, her türlü ‘hayır’ın olumlu olduğu anlamına gelmiyor kuşkusuz. Hayır demek, hem yapıcı hem de yıkıcı bir işlev görebiliyor yaşamda. Önemli olan, neye, niçin hayır dediğimiz ve kime gore yapıcı-yıkıcı olduğumuzdur.

Esareti koruyan, eşitsizliğin, sömürünün ve inkarın güvencesi olan mevcut yasalara ‘hayır demek’, onlara karşı mücadele etmek özgürleşmenin zorunlu koşuluyken; devlete/egemenlere  göre  bu “yıkıcı” bir tutumdur.

Devletin insanlık dışı uygulamalarına kayıtsız kalmak teslimiyet ve duyarsızlık iken; egemenlere göre ise bu tutum “yapıcı” ve “örnek vatandaş” olmanın gereğidir.

Bir arada olmanın ve ortak bir amacı paylaşmanın nedeni toplumsal sorunlarsa ve özgürlük bilinci ile sorumluluk arasında doğrusal bir orantı varsa ‘Özgür Birey’e sığınıp toplumsal sorumluluktan kaçamayız. Özgür bireylerden oluşmuş bir kurum/topluluk zorunlu olarak ikili bir karakter taşır: Bir yandan farklılıkları/özgünlükleri kabullenirken, içine sindirirken, korurken diğer taraftan da toplumsal sorumluluğun yüklediği ortak misyonun gerekleri birlikte yerine getirilir.

Bu ikili karekteri taşıyan birlikler, hem tek tipleştirme kültürünün etkisinden kurtulamayanlar hem de toplumsal sorumluluk alarak ortak hareket etme becerisi gösteremeyenler açısından sıkıcı olurlar.

Birinciler, herkesi aynılaştırmaya çalışırken;

İkinciler, “ben özgürüm istediğimi yaparım” a sığınarak ortak hareket etmenin gereklerini yerine getirmekten kaçınırlar.

Farklılıkları bünyesinde barındıran bu tür birlikteliklerde yapıcı, uzlaşmacı olmak doğru olandır kuşkusuz. Ancak yanlışları ayıklama koşulları ortadan kalktığında ve yanlışa ortak olmak dışında bir seçenek kalmadığında  yapıcılık anlamsızlaşır. Bu duruma gelindiğinde “yıkıcı” olmak doğru tutumdur.
Zamanında yanlışa “hayır” deme cesareti gösteremeyenler, hastalıklı, zavallı ve Kemalist sistemin yedek gücü olan bir kişiliği “önder” diye Kürdistan halkının başına bela edilmesinde büyük pay sahibidirler kuşkusuz. Gecikmiş bir yüzleşme olsa da yarattıkları “Tanrıinsan” ı teşhir etmeleri, “kral çıplak” demeleri olumludur kuşkusuz. Ancak geçmiş hatalarının kısmi telafisinden öteye gidemeyecek olan bu teşhir, ne onları kahraman yapar ne de farklı hastalıkları dayatma hakkı verir.

“Kral” olamadıkları için “kral çıplak” demek ile toplumsal yanılsamaya son vermek için “kral çıplak” demek farklı şeylerdir.

Birincilerin kaygısı kişseldir ve sadece bir kişiye yöneliktir;


İkincilerin kaygısı ise toplumsaldır ve herkese yöneliktir.

Benzer hastalıklı kişiliklerin ortaya çıkmaması ve halkın bir kez daha kandırılmaması için en büyük güvence, ‘eleştirel/sorgulayıcı bakışı, bireyselleşmeyi, özgür bireyi’ temsil eden yeni bir anlayıştır. Bu yeni anlayışın yerleşmesi, belli bir kişinin belli bir hastalığına karşı durmakla sağlanamaz; Her türlü hastalığa ve bu hastalıklardan herhangi birinin taşıyıcısı olan herkese karşı durmak ve onların yanlışlarına zamanında “hayır” demekle olanaklı olur ancak.

Özgür bireylerden oluşmuş  ve toplumsal kaygı taşıyan kurumlarda birey, toplumsal sorunların taşıyıcısıdır. Bu sorunları gündemleştirir ve çözüm yolları arar; yani birey bir aracıdır. İlişkiyi tersine çevirip, toplumsal sorunları/değerleri aracı yaparak kendilerini gündemleştirenler, özgür birey, bireyselleşme dışında bir tanımlama kapsamına girerler. Bu kişilere ‘egosu gelişmiş, bireyci’ demek bir haksızlık ya da hakaret değil, sadece içinde bulundukları durumu gerçekçi bir şekilde tanımlamaktır...

Sorunlara, olaylara, tartışmalara bu genel doğrularla bakıldığında, yüzeyde görülen ve kişisel olduğu izlenimi verilen sorunların gerçek nedenlerini görmek olanaklı olur. Bu platformdan  ayrılmamın ve tekrar yazmaya karar vermemin de bu genel değerlendirmeler çerçevesinde ele alınmasını umuyorum.

Yaşananlar (benim açımdan) kişisel olmadığı için, kişi ve olaylar üzerinde durmak istemiyorum. Bu tür tartışmalar kavramsal düzeyde yapılmadığı sürece hem sonuç alıcı olmaz hem de bilgi daracığımıza yeni bir şey katmaz. Kuzey Kürdistan politik çevrelerince son otuz-otuz beş yılda yapılan bu tür tartışmaların kişisel tatmin aracı olmaktan öteye gitmediğini biliyoruz.

Bu tür tartışmalar bilgiyi yeniden üretme önünde en büyük engeldir. Kırk yıllık argümanlarla ve kelime oyunlarıyla politika yapmaya çalışanların ısrarlarına rağmen bu yola başvurmamak doğru olandır.

1 Mayıs 2010




Kaynak:Nasname

Yorumlar