Psikoloji

Heidegger’den Sartre’a Sahte Dasein ve Psikoanaliz(*)...Jon Mills©

23-01-2008
Dasein Analizinin kurucusu olarak Boss, Heideggerci felsefenin Avrupa’da akıl sağlığı mesleğine tanıtılmasında, devamında da 1950’ler ve 1960’ların Amerikan varoluşsal psikoloji hareketine doğru yol almasında etkili olmuştur. Heidegger yayınlanan seminerlerinde Boss, Heideggerin, kendi düşüncesinin, psikiyatrik nüfus da dahil olarak insan ızdıraplarına faydalı olmak için salt felsefesel sorgudan ayrılabileceği umudunu dile getirdiğini belirtmektedir (Boss, 1978-1979; Richardson, 1993; Guignon 1993).

Heidegger’in psikoanalize karşı ilgisizliğine rağmen, (bkz. Craig, 1988; Richardson, 1993), onun Dasein kavramlaştırmasın, psiko-analitik düşünceye doğrudan ve anlamlı katkıları olmuştur. Heideggerci teorinin ontolojik söylemi ve psikodinamik yaklaşımların ontik söylemi arasında potansiyel kavramsal zorluklar bulunmakla birlikte, Heidegger’in varoluşsal ontolojisi, bilinçsizlik ontolojisi ve özgünlük sorusunun anlaşılması için derin çıkarımlara sahiptir.

Psikolojinin, ontoloji olmadığı ve bu ikisi arasındaki kavramsal bağın gayri meşru olduğu iddia edilebilir. Husserl (1950) ontolojik psikoloji çalışmaları (bk. Cartesian Meditations, § 59) ile arka planda dururken, insanlık durumunu anlamamızın yapısal bir ontoloji içinde temellendiği kabulüne sahip Hegel için bu iddia bir problem oluşturmaz. Hegel'in Mantık Bilimi’nde (Science of Logic) (1812) kapsamlı bir şekilde ana hatları çizildiği gibi düşünce, böylesi ontolojik yapılar olmaksızın mümkün değildir; daha açıkça, düşünce kendini yeni doğmuş salt öznellik olarak bulmak üzere, bilincin ortaya çıkmasının en ilksel zeminidir. Bu durumda, usun, zorunlu olarak temelde yatan ontolojiyi gerektiren bilincin bazı ilk formlarıyla birlikteliği muhtemeldir. Hegel’in gösterdiği gibi, öznellik için düşünce mümkün kılan zorunlu koşul olarak böyle bir ontolojik zemin olmaksızın, düşünce, mevcut olamazdı. Ancak, ontolojik-ontik terminolojiyi veya birbirlerinin yerine kullanılabilirlermiş gibi ele alarak iki anlamlı konuşmak istemiyorum. Amacım, ontolojik/ontik ve varoluşsal/varolumsal (existential/existentiell) arasındaki çizgiye açık bir saygı ile ilerlemektir.


Heidegger (1927) için, "Varoluşun anlaşılması, bizzat Dasein’ın Varoluşunun kati bir özelliğidir. Dasein ontolojiktir, ontolojik olan Dasein, içindeki ontik Dasein'dan ayırt edilir" (s. 12). Varoluşları ilgilendiren ontik ve varoluş yollarını ilgilendiren ontolojik olan, kendilerinin apofantik ve hermeneutik göndermeleri sayesinde ayırt edilirler. Varoluşsal (existential) anlayış, mamafih, varoluşun ontolojik yapılarının anlaşılmasıdır, bu, Dasein’ın ne olması gerektiğidir ve varolumsal (existentiell) anlayış, kişinin kendi kendini anlamasıdır ki bu da, kendi yolunu veya ne olduğunu anlaması anlamına gelir. Heidegger ontolojik olanı, ontik olandan ayrı kılarken, ontik olan sadece ontolojik olana göre mümkün olabilmektedir; böylece, toplumsal ve bireysel pratiklerimiz bir ontolojiye vücut vermektedir (Dreyfus, 1991).

Heidegger için, özgünlük zamana bağlı benzersiz bir yapı ve bir imkanın ortaya konma sürecidir. Özgünlük, etkin, uygun, düşündürücü, dinamik ve ereksel bir var olma durumudur - sakin bir potansiyellikle filizlenen bir vesiledir (Guignon, 1984, 1993). Böylece, özgünlük, kişinin imkanları haline gelme sürecidir; ve doğal olarak idyosinkratik (tutkun) ve benzersiz bir şekilde özneldir. Genellikle, kendiliğin özgün ve özgün olmayan kipler arasında gidip geldiğini söyleyebiliriz, bu, hakiki özgünsüzlüğün sadece kendi hakiki özgünlüğünü bulmak için geri planda durmasıdır. Dolayısıyla kendilik (zatlık), kendi yokuşunda kendi imkanlarını ve Varoluşunu oluşturan ontolojik öncelikleri öğrenme yolunda bir çok şekle katılmaktadır. Belki de kendilik, bu karşı duruşlu ayrımın ötesindedir; sadece her neyse odur. Belki de özgünlük bireyin ötesindedir; bunun için nihayette Varoluşun kendisini oluşturan ontolojiye aittir.

İnsanoğlu, kendini ortaya koyarken inatçıdır; kendini özgün olmaksızın ifşa etme ihtiyacı içindedir. Gündelik varoluşun olağan kipleri içinde Dasein kendi peçesini sadece açmakla kalmaz, bunu sahte bir biçimde yapar. Fakat Dasein için, sahte olmak ne anlama gelmektedir? Yani, özgünsüzlüğün gelişmesini etkileyen koşullar nelerdir? Bu bağlamda, gerçeklik ve sahtelik kendi epistemik gerçekliklerinin ifadeleri içinde değil, fakat kendilik durumlarının özgün ve özgünsüz ortaya konulmasına göre görülmektedir. Bu açıklama kabul edildiğinde, Dasein’ın ontolojik yapılarının bizzati sahte olması mümkün mudur? Dasein’ın Varoluşu, Dasein’ın dünyalı-Varlığının sahtelik olmasını önceden belirleyecek kadar -eksikli bir dünyaya, düşmüşlük ve özgünsüzlük ile- ayıplı bir dünyaya atılmış olabilir mi? Dünyalı olmanın bizzat kendisi, Dasein’ın var olma kiplerini ve kendiliğin içinde ortaya konulduğu yolları da etkileyerek, hangi dereceye kadar özgün olmayan muhtelif Varoluşsal kiplikler halinde yapısal olarak farklılaştı? Kişinin kendisi olmasının ızdıraplarının, özgünlük ve özgünsüzlüğün deneysel kipleri içinde dolambaçlı olarak yol alan diyalektik bir gidişatı kuşattığını, içinde vuku bulduğu bu sürecin özgün bir süreç olduğunu göstereceğim; Bu, bu durumun, imkana-doğru-yol-alan-Varoluş olarak Dasein’ın kendisinin zorunlu önsel yapısı olması anlamına gelmektedir.

Dasein ve Düşmüşlük

Heidegger, “Varoluş ve Zaman” (Being and Time), (1927) felsefik incelemesinde, Dasein olarak kendiliğin, bir dünyanın parçası olarak mevcut olan insanın somut olarak nasıl var olduğunun varoluşsal bir ontolojisini sunmaktadır.

Dasein’ın dünyada-Varoluş olarak kendini orijinal açığa vurması, kişinin "Dünyada" (dünya-üzerinde) bir çevrede (Umwelt) ve "onun ile-beraber-Var-olarak” (dünya-ile) diğerleri ile (Mitwelt) ve kendinle beraber (kendi-dünyan) (Eigenwelt) olmak gibi ontolojik olarak beklenmedik bir olay içine düşmesi anlamına gelmektedir ki bu, kişinin derhal zihin uğraşıları ve alakaları içine verilmiş olup, dünyaya tüm katılım, yüklenim, ve somut dahilliğinin temelini oluşturmaktadır. Böylece, dünyanın kendisi Dasein’ın Varoluşunun oluşturanı olmaktadır; "Dünyada-Varoluş, Dasein’ın zorunlu bir önseli olarak, Dasein’ın bir durumudur, ancak Dasein’ın Varoluşunu tamamen belirlemek için de yeterlilikten uzaktır" (s. 79). Heidegger, Dasein’ın Varoluşunun önsel olarak özel bir karakter yüklendiğine ve özgün ve özgün olmayan ortaya koyma kipleri içinde mevcut olduğuna açıklık getirmektedir.

Dasein vardır, diye yazmaktadır. Daha da ötesi, Dasein her defasında içinde benim kendim olduğum Varoluştur. Kendimlik herhangi bir varolan Dasein’a aittir, ve Dasein’a, özgünlük ve özgünsüzlüğü mümkün kılan koşullar olarak, aittir. (s. 78)

Dasein’ın açığa vuran kipleri hali hazırda yapısal olarak Dasein’ın Dünyalı-Varoluşu içinde oluşturulmuştur. Mamafih, onlar sadece özgünlük ve özgünsüzlüğü mümkün kılan Varoluşsal koşullardır. Heidegger, ortaya koymanın bu iki kipinin bir sahipliğe sahip olması gerektiğini göstermektedir; bu, onların zorunlu olarak öznel, tekil Dasein’a ait olmasıdır. Amaçlarımız için, dünyada-Varoluş olarak açığa vurulan ontolojik ve Varoluşsal boyutlardan oluşan Dasein, Kendilik (zatlık) bağlamında anlaşılmalıdır.

Heidegger, Dasein’ın bifiil özelliğinin, insanoğlunun zat (kendi) olarak çıplak "oradalığı", kişinin "onlar"ın umumiliğine atılmış gibi terkedilmişliği olduğunun altını çizmektedir. İnsan varlıklar kendilerini dünyada-Varoluşun gündeliği içinde ortaya koyarken, kendilerinin bir ön-değerlendirmesi veya seçimi olmaksızın bir çevre içine atılmış olduklarını ve tanımı gereği halihazırda kendilerinin Varoluşlarını oluşturan şans faktörlerine terk edilmiş olduklarını keşfetmektedirler. Dolayısıyla, Dasein’ın, kişinin kendini gündeliğe ait olarak ve Das Man olarak ortaya koyması gibi temel bir eğilimi vardır.

Das Man, "onlar" arasında biri olmak, Dasein’ın ontolojik kaderidir. Dünya, birinin diğerleri ile müşterek yakınlık içinde paylaştığı bir dünyadır. Böylece, Dasein’ın müşterek yapısı, kendini, ortadan kaldırılamayan bir katılıma, açıkçası, onlarlığa ödünç verir. Dasein’ın müştereklik özelliği sayesinde, toplumun pragmatikleri tarafından belirlenen bir dünyaya ve Dasein’ın etkinliklerinin yapısını oluşturan gündelik alakalarına katılmamazlık yapamayız.

Heidegger için, özgünlük sorusu üstü kapalı olarak Dasein’ın, özen ve endişe olarak Varoluşsal karakteri ile yakın hale gelmektedir.

Eğer Dasein-lı olma, varoluşsal olarak Dünyada-Varoluş için esas olarak sürüyorsa, bu durumda... (Dasein-li olma) özen olgusu terimleri içinde yorumlanmalıdır, demektedir; bunun için, genel olarak Dasein’ın Varoluşu "özen" şeklinde tanımlanmalıdır. (s. 157)

Dasein’ın çevreyle ilişkisi pratik alakası, Dasein’ın müşterek dünyayla ilişkisi kişisel alakası kadardır. Heidegger’in açıkladığı kadarı ile, bu alaka biçimi, gündeliğe ait olarak zorunlu olarak nihayette özgünsüz kiplere yol açacaktır. "Anonim birisi" olarak, kendiliğin biricikliği yayılarak dağılacak ve kişilik-dışılık ve "vasatlık" içinde kaybolacaktır.

Bir diğeri için olmak, bir diğerine karşı olmak veya olmamak, bir diğeri tarafından onaylanmak, bir diğerini "konu" haline getirmemek -bunlar endişenin mümkün yollarıdır. Ve aynen, bunlar eksikli ve en sonunda birbirinden farksız olarak adlandırılan bir-diğeri-ile-Varolmanın gündelik, ortalamayı tanımlayan kipleridirler. (s. 158)

Heidegger Dasein’ın ontolojik oluşumu içinde diğer bir yapısal öğeye ağırlık vermektedir, bu "düşmüşlük"tür. Bu, insan varlıkların kendilerini, mevcut alakalar ve zihin uğraşılarının gündeliği içinde kaybetmelerinin evrensel eğilimidir ki; tek yaptığı, düşkün Das Man’ı salt "eldeki-mevcudiyet"e indirecek derecede kendilerini kendilerinin kişisel ve biricik gelecek imkanlarına yabancılaştırmaktadır.

Heidegger demektedir ki; bu "içinde emilme..." daha ziyade "onlar"ın umumi-liği içinde kayıp-olma özelliğindedir. Dasein ilk elden kendisinden, Kendisi olarak Varoluş özgün potansiyelliğinden uzağa düşmüş ve 'dünya'ya düşmüştür (s. 220).

Bir taraftan, gündelik ve düşmüşlük Dasein’ın ontolojik ve doğal ön konumlanışları ve böylece onlara bağlı herhangi bir değer yargısından mahrum iken; onlar, ancak kimsenin kaçınamayacağı veya yadsıyamayacağı özgünsüzlük kipleridirler. Birinin bunlara özgün olmayan kiplerde katılma derecesinin, her halükarda, sahteliğin Varoluşsal mevkii üzerinde doğrudan yataklıkları vardır. Sürekli bir özgünsüzlük kipi olarak, Dasein’ın sahteliği, "Varoluşun tüm imkanlarının aşağıya çekilmesi" şeklinde kendini ortaya koyar hale gelmektedir (s. 165). Dasein’ın düşmüşlüğü en göze çarpan haliyle boş konuşma, merak, ve muğlâklık aracılığıyla dışa vurmaktadır. Dedikodu, söylemin özgün olmayan biçimi olarak, duyulmuş olanın ve söz konusu konunun umum tarafından kabul edilmiş olan zeminlerinin veya geçerliliğinin eleştirel bir incelemeye tabi tutulmaksızın basitçe tekrarlanan kullanımıdır. Boş konuşma sadece uzlaşımsalın tekrarlanması, umumun yorumlarının üstün körü kabulüdür. Düşkün Das Man, gerçeklik veya olgu olarak âmaca kabul edilen öncelleri anlama ile alakalı değil, fakat "anonim bir"in umumi klişelerinin tekrarlanması ile alakalıdır. Merak, dedikoduya paralel olarak sadece heyecan, hoşça vakit geçirme, ve malumatın basitçe biliniyor olmasını sağlayarak, Dasein’ın yeninin keşfi amacıyla, çevrelerimizi keşfetmeye karşı duyduğu doymaz açlığı çıtanın altına çeker. Merak, dolayısıyla, özgün anlama ihtiyacı tarafından motive edilmemektedir; sadece endişenin, özgün olmayan bir biçimidir. Muğlâklık, her halükarda, neyin içten anlayış içinde açıklandığının ve neyin açıklanmadığının belirlenmesini imkansız kılan, "onlar" tarafından saçılan şüpheli yapıda bir malumattır. Bu Muğlâklık, umumi dedikodu çerçevesinde olduğu kadar diğer-biri-ile-Varolmaya ve Dasein’ın kendine-doğru-Varolmasına, dolayısıyla, özgün olmayan ilişkinliğe de gönderme içindedir.

Bu noktada, Dasein’ın sahteliği ile neyi kast ettiğimiz biraz daha fazla aydınlatmalıyız. Heidegger Gerçekliğin Özü, (1949) denemesinde Yunanlıların aletheia anlayışına, açığa vurma veya gizlememe şeklinde açıklık getirmektedir. Gerçeklik saklılığından sadece, gizlememe için bir boşluk açıldığında sıyrılabilmektedir. Aynı şekilde, her bir boşluk bilinir kılınacak gerçeklik için potansiyelliği ortaya koymaktadır, buna karşıt olarak, bu gerçekliğin içinde olan bir kapama, ancak gizlemenin peşinden gidildiğinde açığa çıkartılabilir. Kapamanın içinde böyle bir açma hareketinin mevcudiyetinin altında, gerçekliğin doğasının diyalektik olarak katılımı yatmaktadır. Heidegger’in aletheia analizi kabul edildiğinde, Dasein nasıl sahte olabilmektedir? Bu bakış açısında, gerçeklik ve sahtelik, kendilerinin epistemolojik mevkilerinin terimleri içinde değil, Dasein’ın ortaya konuşunun saklanmayan durumlarına referans halindedirler. Dolayısıyla, anonim bir, düşkün Das Man’ın vasatlık olarak, gündelik hayatın "onlar"ı ile özdeşleşmesi sıkışmış Dasein’a doğrudan bir imadır. Varoluşun bu özgünsüz kipi Dasein’ın talep ettiği ontolojik yükümlülüklerden geri çekilmedir. Bu uç kipler içinde, Dasein indirgenmiş bir kendilik, boğulmuş bir varoluş, sahte bir Varoluştur. İlaveten, sahte Dasein "onlar"ın içinde-Varoluş ve ile-Varoluş olarak, Kierkegaard'ın "kalabalık," veya daha da aşağılayıcı bir şekilde, Nietzscheci "sürü" kavramına benzer bir şekilde daha olumsuz bir varoluşsal özellik almaya başlar. Sahtelik içine düşen Dasein kendini, özgün olarak Dünyada-Varoluşa ve daha da anlamlı biçimde kendisi-ile-Varoluşa ve kendine-doğru-Varoluşa karşı kapatır. Psikoanalizde bu, inkarın savunma mekanizmasıyla temize çıkma olabilmektedir; bunun anlamı, güvenliği, bağlanmayı kuşatan psikodinamik motivasyonlar gibi daha eski psikolojik gereksinimler veya çatışmaların hizmetinde olarak ve Heidegger’in gösterdiği gibi "sükunet" olarak, Dasein’ın kendisinin ontolojik yükümlülüklerini inkar etme ihtiyacı içinde olmasıdır. Ancak Heidegger’in göstermeye devam ettiği gibi, bu sükunet "kötüleşme"ye ve Dasein’ın kendine yabancılaşmasına yol açmaktadır. Heidegger belirtmektedir:

Dasein sakinleştiği, ve her şeyi "anladığı", böylece kendisini her şey ile karşılaştırdığında, içinde Varoluş-için-(en fazla)-potansiyelliğinin ondan gizlendiği bir yabancılaşmaya doğru sürüklenir. (s. 222)

Düşkünlüğün beraberinde getirilen bu diyalektik çatışma ardından, özgün imkanın "iniş" ve "somut olarak yaşama" kılığı altında ve karanlık içinde kaybolduğu, "onlar"ın özgünsüz Varoluşlarının içine doğru "aşağıya dalış"a yol açmaktadır. Acaba bu aşağıya doğru dalışın Dasein’ın imkanlarının gerçekleştirilmesini sağlayan zorunlu bir diyalektik hareket olması mümkün müdür? Belki de bu çalkantılı zorunluluk, Dasein’ın kendine doğru, özgün hale gelme hareketidir. Dasein, kendinden uzağa düşmekten ziyade, kendi içine düşmektedir. Ancak bu, sadece Dasein kendinden sakladığı kendi imkanlarının farkına vardığında mümkündür. Bu noktada sormalıyız: Dasein imkanlarını, onları özgün olarak kavramak yerine, düşkünlüğün sükuneti içine neden kapatmaktadır? Diğer bir ifade ile, Varoluş-için-potansiyelliğini neden kendinden gizlemektedir? Belki de Dasein korkuyordur? özgürlüğünden korkuyordur.

2. Kötü Niyet halinde Dasein

Sahte Dasein’ın Varoluşsal analizini sunarken, Dasein’ın temel yapısının ontolojik olarak düşkünlüğe (düşmüşlük anlamında) yönelimli olduğunu belirlemiştik. Ancak sahte Dasein durumunda Düşmüşlük, Dasein kendi hareket tarzını öncelikle özgün olmayan kiplere sıkıştırdığından, böylece Varoluş-için-potansiyelliğinden feragat ettiğinden şiddetlendirilmiş olmaktadır. Dasein potansiyelliğini neden inkar etmektedir? Sartre’ın özgünsüzlük kavramlaştırması, Heidegger’in Varoluşsal ontolojisinden teorik olarak değişik olsa da, Dasein’ın sahteliğinin içine daldığı psikolojik-ontik süreçleri anlamamıza daha fazla katkıda bulunabilir.

Heidegger’in ve Sartre’ın Varoluşsal ontolojileri, rengârenk inceliklerle kavramsal olarak farklı olsa de, özgünlük sorusu ikisinin felsefelerinin merkezidir.

Her ne kadar Sartre’ın kötü niyet kavramı, Heidegger’in özgünsüz (özgün olmayan) Dasein’ından farklı olarak tasavvur edilmişse de, kendini-kandırmanın hizmetinde olarak insan özgürlüğünün reddi, özgünsüzlüğün meşakkatı içinde siper alan kendilik anlayışımıza katkıda bulunmakta ve dinamik bilinçsizliğin temelinde yatan savunmacı süreçlerin özelliklerinin psikodinamik keşfini daha fazla öngörmektedir. Heidegger, Dasein’ın kendilikle olan ilişkinde kapsamlı bir hermeneutik ele alış tarzı sunmaktaysa da, Sartre özgünsüzlüğün oluşum ve korunmasına dahil olan psikolojik süreçleri daha keskin olarak zikretmektedir. Heidegger’in ve Sartre’ın ontolojik söylemleri arasındaki farklılık ve ıraksallıklara saygı göstererek, Dasein’ın sahteliğini, psikoanalizin birincil görevi olan özgünsüzlüğün ontik ilişkilerinin ifadeleri içinde aydınlatmak önemli hale gelmektedir. Bu nedenle, bu farklı terminolojilerin kelimeler üzerinde oluşturdukları müphemlikler, Dasein’ın Varoluşsal-ontolojik yapıları ve bunların özgünsüzlüğünün varolumsal-ontik tezahürleriyle -kendilik adına psiko-analitiğine daha fazla seslenecek olan- ilişkisi arasındaki kavramsal köprüyü kolaylaştırma niyetiyledir.

Sartre, büyük yapıtı Varlık ve Hiçlik (1956) de, mauvaise foi, veya kötü niyet kavramını tanıttı. Sartre için, bilinç Varoluştur, "doğası kendi Varlığını sorgulamak olan bir Varoluştur ki bu Varlık kendisinden başka olduğunu ima etmektedir" bu, "kendi Varlığının hiçliğinin bilincinde olmak"tır, (p.86). Dolayısıyla, özgün Varlık harfi harfine "hiç-şey"dir. Kendini olduğundan başka olarak tanımlama başarısızlığı, kendini bir şey olarak cisimleştirmektir ve böylece, gelecekteki aşkınlık imkanının yadsınmasıdır. Bu tür kendini-inkar özgünsüzlüğün zirvesidir. Sartre, "inkarı dışa doğru yöneltme bilinçliliği yerine kendine doğru döndürme. Bu tavır kötü niyet"tir, diye ileri sürmektedir, (s. 87). Genellikle, kötü niyet kendini-kandırma, kendine yalan ile tanımlanabilir. Fakat kendine nasıl yalan söylersin? Sadece eğer yalan söylemek veya kandırmak için bu tür niyetlerin olduğunun bilinçli olarak farkında değilsen. Kötü niyetli birey için, böyle bir yalanın doğası "kendi niyeti olarak yalancılık ile tanınmamasıdır" (s. 88). Hakiki bir yalan bir "aşkınlık davranışı" iken kötü niyetli yalan böyle bir imkanın inkarıdır. Bu durum, yalancının kendini kendi kendini-kandırmanın kurbanı olarak bulduğu ve sahtelik içinde yaşadığı durumdur.

Bilinç doğası gereği yalan ile, Diğerinden saklanan varlığı’nı olumlamaktadır; kendi menfaati için kendim ve Diğerinin gözünde kendim ontolojik ikiliğini kullanmaktayım. Kötü niyet için durum aynı olamaz bu, söylediğimiz gibi, gerçekte kendine yalandır. Kesinleştirmek için, kötü niyeti uygulayan bir kimse hoş olmayan bir gerçekliği gizlemekte veya hoş bir gerçeksizliği sunmaktadır. Kötü niyet bu durumda sahtelik yapısı görünümünü haizdir. Sadece herşeyi değiştiren, Kötü niyet halinde gerçekliği kendimden saklamam olgusudur. (sf. 88-89)

Sartre’ın kötü niyet kavramı, üstü kapalı olarak kendisinin bilinç modeline bağlıdır. Bilincin iki seviyesini tanımıştır; (1) kasıt ve kendi-kendine-tefekkür olarak bilinç, ve (2) ön-tefekkürcü bilinç.

İlki olduğu gibi bilinçtir ve insan öznesi olarak kendinin farkındalığı kuşatmaktadır. Ön-tefekkürcü bilinç, bilincin bir şekli olarak, Varoluşa öngelen tefekkür için, bir nesnenin farkında olmaktır. Bu, Freud'un ön-bilinç kavramına; içsel olay veya nesnenin anında farkında olmadığınız, fakat tefekkür için bu özel nesneye dikkatiniz çekildiğinde farkına varabileceğinize, benzerdir. Sartre, Freudçu bilinçdışı kavramını yüksek sesle boşamış; yerine modeli Brentano'nun kasıt kavramını almıştır. Bilinç, her zaman herhangi bir şeyin farkındadır veya o şey hakkında bilinçlidir -öne sürdüğümüz veya tefekkür için bizden önceye koyduğumuz herhangi bir nesnenin bilinci. Dolayısıyla, bilincin eylemsizliği yoktur; bilinç ne bir nesnedir, ne de kendiliğinden mevcuttur. Sartre için, bilinç konumsal veya konumsal-dışı olabilmektedir. Öne süren bilinç derhal tefekkür için öncesine bir nesne koymaktadır. Konumsal-dışı bilinç kendiliğinden bilinçtir. Bu, "eksiklik" Varlık içinde bir delik olarak deneylenmektedir. Eksiklik kavramı kendisinin hiçlik kavramına bağlıdır, ve özgürlük olarak eksikliği projelerimiz aracılığı ile doldurmaya çabalarız. Dolayısıyla bilinç, ne olmadığıdır ve ne olduğu değildir. Sartre için, eğer ne olduğumuza indirgenmişsek, olabileceğimizden daha fazlasıyızdır. Ne olduğumuz özgürlüktür, ve özgürlük olarak aşkınlığızdır.

Kötü niyet, tekil durumsal seçimlerden kendini-kandırma kalıplarına kadar muhtelif Varoluşsal kiplikler içinde ortaya konabilmektedir veya karakter yapısı olarak da tartışılabilir. Her halükarda, kötü niyetin çift yüzü vardır, daha açıklayıcı olarak (1) fiiliyat ve (2) aşkınlık. Birincisi durumda, kötü niyet, birinin fiiliyatını kabul etmekteki başarısızlıktır. İkincisinde, aşkınlık başarısızlığıdır. Örneğin, Sartre, bir adam ile ilk defa çıkmayı kabul eden bir kadını tasvir etmektedir ve (kadın) kötü niyeti içinde kendisinin baştan çıkarıcı tutumunun arkasındaki niyetleri inkar etmektedir. Anın "aciliyetini tasavvur etmek istememektedir" ve "arzunun ne için olduğunu anlamayı yadsımaktadır" (sf. 96-97). Flörtü sırasında, partneri, onu, acilen karar vermesini gerektirecek bir duruma sokar, ancak o bunu, kendini bu kendini-kandırma içinde tutmak için kullandığı muhtelif yordamlar ile uzatabilecek ve gizleyebilecektir. "amacı karar anını mümkün olduğu kadar uzun süre ertelemektir" (s. 97). Bu örnekte, kadın bir geleceği yansıtmakta başarısız olmuş, ve kendini durumun realitesini kaale almaktan azat etmiştir. Kararı ön-tefekkürcü bilinç mahalli içinde kalmaktadır; bu beyle bir geleceği yerine oturtmamayı seçmekte, böylece kendini böyle bir imkanda aldatmaktadır. Sartre,

Partnerinin hareketlerini sadece ne iseler ona indirgeyerek boşa çıkarmakta; bu, hareketlerin kendiliğindenliği tarzında mevcut olmaktır. Fakat kendisi, arzusunun zevkini çıkarmakta; kendine, arzusunun ne olmadığını anlayacağı şekilde, aşkınlığını tanıyacağı mesafeye kadar izin vermektedir,

şeklinde devam etmektedir. (sf. 97-98)

Kadın kendini, olayların içinde vuku bulabileceği, kendisinin ne uyarabileceği ne de kaçınabileceği bir şeye, edilgen bir nesneye indirgemiştir. Kötü niyet halinde, kişi gerçekliğin eline geçirilmiştir, fakat onu bu şekilde kavramakta başarısızdır, böylece onun gerektirdiği sorumluluktan kaçınmaktadır. Sartre için, özgünlük veya iyi niyet kendinizi kendinize ne olmadığınız kipinde tanıttığınızda vardır. Kötü niyetli tavır, içinde kişilerin kendilerinin özgürlüğünden ve yükümlülüklerinden kaçındıkları durumdur, Her birinin kendilerini kendisi-için-Varoluş’tan ziyade kendinden-Varoluş-halinde şeyler olarak yorumlamaları ile talep etmektedir. Kötü niyetli tavır "ne olmadığım kipindeyim," yerine, "ne olduğum kipindeyim,"dir, böylece, kendiliğinden-bir –şeye dönüşür. Kısaca, insan amiller olarak seçim yapmalıyız. Özgürlük içinde bilinçli olarak seçim yaptığımız ve hareketlerimizin tam sorumluluğumuzu kabul ettiğimiz sürece, iyi niyet içindeyizdir. İnsan varlıklar kendilerini seçimleri aracılığı ile, tanımlarlar ve yeniden-tanımlarlar. Kararlar bir değer kaygısı içindedir, veya biz kötü niyet içindeyizdir. Bu, bizim seçmekte başarısız olduğumuz, veya daha uygun olarak, özgün olarak seçmeyi seçmekte başarısız olduğumuz haldır.

Sartre’ın kötü niyet tasviri, Dasein’ın ontik pratikleri içinde yapısal olarak vuku bulan kendini-kandırmanın psikolojik nüanslarını açığa kavuşturmaktadır. Heidegger için, kötü niyet Dasein’ın Dünyada-Varoluşunun bir eksik kipi; daha spesifik olarak, kendinle-birlikte-Varoluş ve geleceğinin özgün imkanları yönünde-Varoluş olacaktı. Bu genel bağlam içinde, Dasein’ın Düşmüşlüğü kötü niyet, kendiliğinden-kandırma ile gizlenen onlarlığın gündeliği içine geri çekilen bir sahtelik olmaktadır.

Daha da ötesi, kendimizi şeyler olarak tanımlayarak özgürlük olan insan realitemizi inkar etmek, Dasein’ın kendini salt "eldeki-mevcudiyet”e indirgeme eğilimidir.

Sartre’ın kötü niyet tarifi doğru ise, bu durumda her insan varlığı, günün birinde veya diğerinde kendini-kandırma içindedir. Gerçekten de bu, Dasein’ın kendisinin zorunlu ontolojik koşuludur. Dünyada-Varoluşun özgünsüz kipleri içine düşme eğilimlerimiz nedeniyle, Dasein kaçınılmaz bir şekilde bu kabil aldatıcı pratiklere bağlanacaktır. Sartre için, kendisi-için-Varoluş radikal sorumluluğunu zorunlu kılan özgürlüğe mahkum edilmişizdir. Ancak, seçimler ontolojik fiiliyatımız bağlamında yapılmaktadır ve böylece tanımı gereği, eksik veya özgünsüz ortam tarafından tesir altına alınmaktadır. Sartre’ın konumu sonuçta Varoluş için seçim yolu ile kendi ontolojik yapılarını aşmayı talep etmektedir. Bu hangi dereceye kadar mümkündür?

Daha da ötesi, gösterişli bir biçimde dinamik bilinçsizliğin en eski motivasyonlarını inkar etmektedir. Sartre psiko-analitik projeyi ret etse de, kendisinin özgünsüzlük betimlemeleri kişilik gelişinde ego organizasyonunun önceliğinin psikodinamik kavramlaştırılmasına katkıda bulunmaktadır. Yine, kötü niyetin, bilinçsiz motivasyonlar, dilekler, ve çatışmaların hizmetinde bir ret, inkarın savunmacı biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Sartre her Varlığın, serbest amiller olarak özgün biçimde seçmek üzere aynı gelişme kapasitelerine ve iç-ruhsal yapılara sahip olduğunu varsaymaktadır. Fakat bireyin özgün seçimleri tanıma özgürlüğü, psikolojik gelişimindeki yapısal eksikler nedeni ile budanmış ise ne olur? Kendiliğin ontolojik koşullarının önceden belirlenmesi durumuna benzer bir şekilde, kendisi-olması, kendisinin özgünlük için tam potansiyeli içinde çalınmış olamaz mı?

3. Sahte Kendilik

Şimdiye dek, Dasein’ı yorumsal ele alış tarzımız, Dasein’ın Varoluşsal olarak dünyalı-Varoluş biçiminde ortaya konuşunu önsel olarak varsayan ontolojik olarak yapılanmış bir sahteliği kuşatan kendiliğin uğraşılarını tasvir etti. Özgünsüzlüğe doğru önkonumlanış Dasein’ın fiiliyatı içinde vuku bulan öğesel bir temel-yapı iken, Dasein’ın sahteliğinin spesifik psikolojik-ontik boyutlarının daha fazla keşfini gerektirmektedir. Dasein’ın psikolojik yapıları, kendiliğin psiko-analitik açıklanmasının yardımı ile daha berrak hale gelmektedir, bu da giderek Heideggerci felsefeyi daha da yükseltmektedir. Freud kendiliğin sistematik bir teorisini sunmamış ise de, zat (self) kavramı zihnin nihai üç-bölümlü-yapısal modelinin içinde zımnen içerilmiştir; açıkçası: Kendi, id, ego, ve superegoun birliğidir. (bu tartışma için Bölüm 1’e bakınız.)

Hatırlayacaksınız, çağdaş psikoanalizde, kendinin psikodinamik kavramlaştırılması öncelikle ilişkisel teorilere ve Kohut’cu kendilik psikolojine göre kişilerarası perspektiflerde içerilmiş iken, Freud'un klasik paradigması, nesne ilişkileri ve zat-nesne teorileri içine intikal etmiştir. Özgünlüğün psikolojik olarak tahlili, Dasein’ın Varoluşunun, açıkçası, sahte kendiliğin kendine özel kipliğini incelediğimizde önemli hale gelmektedir. Kim olduğunu bilmemen, hakiki kendilik duyumuna yabancılaştırılmış olmak neye benzer? İçten olmayan ve yapay olarak imal edilmiş bir kimlik oluşturmuş olmak neye benzer? Kendini gerçek olarak hissetmemek neye benzer? Psikoanalizde, sahte kendilik kavramına filizlenen ilgi klinik literatürde gösterilmiştir (Cassimatis, 1984; Chescheir 1985; Khan, 1971; Lerner, 1985; Schacht, 1988). Özgün olmayan kendilik, veya “miş gibi yapan” kişilik, sahte Dasein anlayışımızı daha derinleştirir. Winnicott (1960) sahte kendilik kavramını formel olarak tanıttı. Heidegger’in düşkün Dasein’ı konumlayışı ve Sartre’ın kötü niyet tarifi arasında bazı paralellikler mevcut iken, Winnicott’un soruyu anlayışımıza yaptığı katkılar özel takdiri hak etmektedir. Winnicott için, sahte kendilik çocuk-anne ilişkisi içinde karşılaşılan, gelişimsel bir çatışmanın sonucudur. Sonuç olarak, sahte kendilik, bilinçsizce tutulan savunmacı bir sistem olarak inşa edilmektedir. Winnicott’un teorik çerçevesi, sonuçta anne-çocuk ikilisi kişilerarası bağlamında dürtü teorine bağlanan bir savunma modeli içine düşmektedir. Freudçu metapsikoloji içinde bir zemine sahip olarak, Winnicott’un sahte kendilik kavramlaştırması esasen, çevresel taleplere yanıt olarak ortaya çıkan ego savunmacı manevraları merkez alan bir ilişki teorisidir. Daha spesifik olarak, çocuk-anne ortamı içinde çocuk, sadece içruhsal libidinal dürtülerle başa çıkma mücadelesi vermektedir; ancak bu mücadele, kişilerarası ve öznelarası olgusal alan ilişkiler matriksinin içinde vuku bulmaktadır. Dolayısıyla, ilk nesne-ilişkilikleri aşamasında, dışsal taleplere, açıkçası, anne-kaynaklı nesne olanlara yanıt olarak muhtelif savunmalar inşa edilmektedirler. Böylece ego organizasyonu, çevreye adaptasyonun hizmetinde ve nesne bağlılığının sağlanmasında olmaktadır. Bu gibi taleplere karşı tekrar tekrar gösterilen rıza ile iç içe geçmiş kendinden-çıkan spontanlıktan vazgeçme, spontan ifade için doğal dürtü oluşturucu empülslerin artan sayıda boğulmasına yol açmakta, böylece en sonunda sahte kendini-geliştirme noktasına erişmektedir.

Winnicott için, hakiki kendilik düşüncesi çocuğun, kendini-ifade için tanıma ve spontan gereksinimleri için davranma kapasitesinden kaynaklanmaktadır. "Sadece Hakiki Kendilik yaratıcı olabilir ve sadece Hakiki Kendilik gerçeği hissedebilir" (s. 148). Ve Böylece anilik spontanlık merkezi olarak kendilik kavramı, özgünlüğün kalbini oluşturan "canlılık deneyimi"ne sahiptir. Ancak böylesi spontan hareketlerde bulunmaya muktedirlik, "kuşatan çevre" içinde "yeterince-iyi anne"nin tepkiselliğine uyumludur. Bu durumda, hakiki ve sahte kendiliğin nedeni anne-kaynaklı tepkiselliğin niteliğine uygundur. Winnicott, varsayımını aşağıdaki şekil de koymaktadır:

Yeterince-iyi anne çocuğun omnipotansını karşılar ve bir yere kadar onu içselleştirir. Bunu tekrar tekrar yapar. Hakiki Kendilik hayata sahip olmakla başlar, bunun yolu çocuğun zayıf egosuna, çocuğun omnipotent ifadelerine anne tarafından sağlanan güçlendirmedir. (s. 145)

Hakiki kendilik sadece, çocuğun spontan ifadelerine annenin en uygun tepkiselliğinin tekrarlayan başarılarına verilen yanıtın içinde serpilmektedir. Eğer anne "yeterince-iyi değilse" çocuğun omnipotansını kolaylaştırmamakta ve çocuğun spontan hareketlerini uygun yanıtlarla karşılamada tekrar tekrar başarısızlığa uğramaktadır. Onun yerine çocuğun rızasını gerektirecek kendi hareketlerini koymaktadır; böylece bu tekrarlayan rıza, annenin en uygun biçimde çocuğunun gereksinimlerini duyumsama ve onları yanıtlamadaki yetersizliği nedeniyle çocuğun sahte kendi varlığının en erken kipi için zemin haline gelmektedir.

Heidegger’in Dasein’ın egzistansiyel ontolojini hermeneutik ele alış tarzına benzer bir şekilde, Winnicott kendinin ontolojik yapılarına bakarak özne-nesne ayrımının önünü kesmektedir. Anne-kaynaklı elde tutucu çevre, Dasein’ın ontolojik yapısının bir bölümüdür; Dasein’ın Varoluşunun oluşturucusudur. Empatik akorlama, aynalama, ve en uygun yanıtsallıktaki başarısızlık, eksik ile-Varoluş kipi, bu şekilse, sahte Dasein’ın özgünsüzlüğünün ön-koşulu olmaktadır. Bu bağlamda özgürlük, kestirme, hakiki kendilik gelişmesini etkiler hale gelmektedir, sanki Dasein’ın ontolojik ile-Varoluşu farklı olmuş olsa idi, kendilik başka türlü inkişaf ettirilecekmiş gibi bir düşünceye yol açmaktadır. Winnicott bu iddiayı desteklemektedir: "Bu rıza, çocuk için Sahte kendiliğinin en erken aşamasıdır ve annenin çocuğunun gereksinimlerini anlamadaki yetersizliğindendir" (s. 145).

Bu koşullar altında, belki de sahte kendilik, bütünüyle sahte değildir, sahte yapılar özgün yapılar olmaktadır; eksik kendiliğe rağmen Hakiki Kendiliğin oluşturucularıdırlar. Yapısal olarak eksik Dasein olarak, özgünlük, muhtelif ontolojik olumsallıkların tarihselliğine bağlı olarak, kendinin dünyada-Varoluşunun ontolojik yapısı içinde diğer Dasein’lardan gelen talepler tarafından kesilmektedir. Bu anlamda, Dasein’ın ile-Varoluşundan daha farklı salt veya aslına sadık özgün kendilik yoktur. Ancak, Dasein’ın diğerleri ile- ve kendine-doğru-Varoluşu bu eksik kiplerin sahte yapısal öğelerinden büyük ölçüde etkilenecektir. Winnicott açıklamaktadır:

Çocuk rıza içine cezbedilmekte ve razı bir Sahte Kendilik çevresel taleplere tepki vermekte ve onları kabul eder gibi olmaktadır. Sahte Kendiliğin içinden geçerek çocuk sahte ilişkiler seti oluşturmakta, ve hatta kendini başka biri veya başka bir şey zannederek gerçekmiş görünümüne ulaşmakta, böylece çocuk anneye, hemşireye, teyzeye, kardeşe veya o an sahnede kim başatsa tam tamına ona benzer bir şekilde büyüyebilmektedir. (s. 146)

Sahte kendiliğin bu kabil savunmacı işlevlerinin doğası kişinin değişmez asli amaçları için, açıkçası, "Hakiki Kendiliği gizlemek ve korumak için" inşa edilmektedirler (s. 142). "Sahte Kendilik, Hakiki Kendiliği savunmaktadır; ancak, Hakiki Kendiliğin potansiyel olarak doğruluğu kabul edilmekte ve gizli bir hayata izin verilmektedir" (s. 143). Fakat gizli hayatına izin verilen bu hakiki veya özgün kendiliğin doğası nedir? Winnicott, yeterli bir açıklama sunmamaktadır; sadece kendini-ifadenin hakiki spontan hareketlerine olan iktidara dikkati çekmektedir. Winnicott, "Hakiki Kendilik, herhangi bir bireysel akli organizasyon mevcut olur olmaz tümden gözükmektedir, ve sensori-motor canlılığın toplamından biraz daha fazla bir şey ifade etmektedir" diye belirtmektedir (s. 149). Bu yeterli bir özgünlük anlayışı mıdır? Özgünlük kavramı onun ile yol almaz ise, eğer onu talep etmez ise, Dasein salt atılmışlığını herhangi bir dereceye kadar aşabilir mi? Açıkça Dasein, fizyolojik olumsallıklarından daha başka bir şeydir.

Bir düzeyde, özgün veya hakiki olmak, hakiki ve uygun doğuştan çabalar ve özlemlerimizle uyum içinde davranmaktır. Muhtelif psiko-analitik alanlar içinde, özgünlük, dürtü belirleyicilerin tesirine, kendinin ve çevrenin ego hakimiyetine, nesne bağlılığına ilişkisel bağlanmalara sabitlenmeye ve aynalama için ruhsal gereksinime ve hayati ve bağlanıcı kendiliğin basit temel biçimini oluşturan zat-nesne deneyimlerinin idealeştirilmesine boyun eğme olabilmektedir. Bu özgün çabaların doğası veya varlığı ne olursa olsun, Winnicott onların var olduğunu, gizli tutulduğunu, ve savunmanın karakter yapısı nedeni ile bilinçsizce muhafaza edildiğini varsaymaktadır. Winnicott sahte kendiliğin, olgu yapay olduğunda "gerçek" olarak gözüken bir role soyunduğu sonucuna varmaktadır. Bu gerçek-benzeri görünüş, içinde çocuğun "eğer Hakiki Kendisi olarak varolsaydı olacağı şekilde özel rol oynayabildiği" "taklit yolu ile kişisel yaşama" şeklini almaktadır (s. 147).

Ancak, Winnicott için, her zaman sahte persona maskesinin arkasında uyuyan, gizlenmiş ve korunan hakiki kendilik mevcuttur. Sahte kendilik savunma olarak, "neticede kendisinin ortadan kaldırılması ile sonuçlanacak olan, olanaksız olana, Hakiki Kendiliğin istismarına karşı bir savunma"dır (s. 147). Ve böylece sahte kendiliğin kökeninde, başa çıkması veya altında yok olması için çocuğa kakalanan, diğer Dasein’ların eksik kiplerinden kaynaklanan muhtelif ontolojik ve psikolojik zorunluluklardan ortaya çıktığı söylenebilir. Dolayısıyla sahte kişilik takımyıldızı, kendisinin ölüm korkusuna tepki olarak inşa edilmektedir. Bu kabil bir hiçlenme korkusu varoluşsal endişenin en arkaik formu, Dasein’ın ölüme-doğru-Varoluşunun en ilksel inkarı olmaktadır.

Ortaya çıkan sahte Dasein’ın hiçlenme endişesinin bilinçdışı yer değiştirmesi, çocuğun en erken nesne ilişkilerinin kişilerarası matrisi içinde organize edilmiştir. Bu bağlamda, Masterson (1981) sahte kendiliği "nesneye yapışmak ihtiyacı tarafından motive edilen davranışlar düşünceler ve duyguların toplamı" ve böylece ayrılma ve bireyselleşme özlemlerinin bastırılması olarak tanımlamaktadır (s. 101). Çağdaş nesne ilişkileri teorisine göre, sahte kendilik savunmacı olarak, en sonunda giderek bağlanıcı kendiliğin biçim verici temeli haline gelen toplam zat-nesne temsillerine bütünlenme yetersizliğini temsil eden, ayrılma endişesi ve terk edilme korkularını savuşturma aracı olarak işlev görmektedir. Sonuç olarak, spontanlık, kendini-ortaya koymak için muhtariyet ve yaratıcılığın ifade kapasitesinin ilerleme veya tamamlanmasını engellenmekte veya önlenmekte ve sahtelik içinde kayıp olmaktadır.

Winnicott’un gelişmeci modeli, Kohut’un (1971,1977,1984) psiko-analitik kendilik psikolojine öngelir. Kohut için, hatırlanacağı gibi, kendilik iki kutuptan açıkçası, (1) ihtiraslar ve çabalar kutubu ve (2) değerler ve idealler kutubundan şeklindeki iki-kutuplu bir yapıdan oluşur.

İlki, içinde özgün kendilik çekirdeğinin başlatıcılık, muhtariyet, hayatiyet, ve kendini-ortaya koymanın merkez oduğu, zat-nesne deneyimlerine aynalamayı oluşturmaktadır. İkinci kutup omnipotent ile birleşme ve özdeşleşme süreci, sakinleşme, şaşırmama, zat-nesnelerinin içseliştirilmesi ve kendinin içruhsal yapısal temeli haline gelmesi ile elde edilmektedir. Kohut (1978), "varlığımızın merkezi olarak kendisinden tüm başlatıcılığın kaynaklandığı ve tüm deneyim[ler]in sona erdiği yer" olarak kendiliğin önceliğinin, dürtülerin vicissitudes yerine alması ile teorik olarak klasik teorinin metapsikolojisinden uzağa gitmiştir (s. 95). Başlatıcılığın ve ruhsal motivasyon merkezi olarak zat kendisinin yapısal bütünlüğü ve cohesionu için zat-nesne deneyimlerinin kalitesine bağlıdır. Bu bağlamda, sahte kendilik empatik akorlamada ve erken zat-nesne ortamında en uygun tepkisellikte tekrarlayan başarısızlıktan gelişecektir. Eğer zat, diğerleri'nin narsisistik gereksinimleri bağlamında tanımlanır hale gelirse, kendini-yatıştırma ve kendine-saygı düzenlemesi kapasiteleri, boşaltılmış veya bölümlere ayrılmış kendilik yapısı nedeni ile önlenmiş olmaktadır. Sahte bir kendilik muhtelif kiplikler içinde ve sahteliğinin muhtelif derecelerinde ortaya çıkabilmektedir.

Daha psikolojik olarak ayarlanmış sahte kendilik örgenleşmesi toplumsal uzlaşmaların beklentilerine eşlik eden aşırı razı, itaatkar, sakin, kişilerarası nazik tavırlar ile temsil edilebilmektedir. Bu temsil, boş konuşma, merak, ve Muğlâklık kipleri içinde Dasein’ın Düşmüşlük olarak gündeliğine, benzer olabilmektedir.

Kötü niyet içinde birey, durumsal, tekrarcı veya karakteriyolojik olarak kendisinin kişisel özgürlüğünü kabul etme sorumluluğundan kaçınmasının hizmetinde olan özgün olmayan seçimler yapmaktadır. Diğer bir ifade ile, karakteristik olarak özgün olarak seçmemeyi seçmekte ve "onlar"ın gündelik kipi içinde düşkün Das Man olarak barınmayı tercih etmektedir.

Çağdaş psikoanaliz için, Dasein’ın Düşmüşlüğe doğru eğilimi ilişkisel bağlanma, duygusal-kişilerarası dahilliği ve zatın doğrulanması için birincil motivasyonlara hizmet etmektedir. Sahte Dasein için, bu gibi koşullar zatın içruhsal yapısal kırılganlıkları nedeniyle düzensiz/oransız bir biçimde şiddetlenmiştir. Miller (1981) sahte gelişmenin özel bir biçimini, narsisistik ebeveynler tarafından büyütülen ve kendilerinin zatı maliyetine her bir başkanın gereksinimlerine yanıt vermeye ve akorlanmaya kandırılan bireyleri tartışmaktadır.

Ebeveynlerinin narsisistik gereksinimlerini yerine getirici nesneler olarak muamale gören çocuklar erdemli ama bir trajik yetenek, empati yeteneği geliştirebilmektedir.

Yetenekli çocuğun dramı boyunca sahte Dasein, kendi kendiliğının sevgi ve ilgisini kazanmak için, ancak sadece hakiki kendiliğını feda etmenin yüksek maliyetine, öngörülene empatik akorlanma, yanıtlama, ve diğerlerinin dileklerini karşılama yetenekleri geliştirebilmektedir.

Daha da kötü bir ayarlanma olarak, sahte kendilik teatral bir dış yüz takınan "aktör"dür, fakat bu personayı başından atma yeteğinden de mahrumdur; kendi rolü içinde aşırı tanımlanmış hale gelmekte ve bir-cephelilik içinde özgünlüğünü kaybetmektedir. Jung'ın -analitik psikolojisinde, bir-cephelilik zatın sahte olan ruhsal boyutunu ifade etmek için kullanılmaktadır. Jung’çı bağlamda, birey'in personası ile bir-cephelilik, sıkışmış olan kollektif bilinçaltının arketipsel doğası ile aşırı-özdeşleşme olacaktır. Jung’un Denklik ve Entropi kavramı ilkeleri uyarınca, bir-cephelilik aşırı-vurgu ve zihni enerjinin telafi edilmeyen boşalımı olacaktır, dolayısıyla ruhun içinde eşitsiz bir şekilde dağılmış olacaktır.

Böylesi bir-cephelilik başlığı altında birey, kendini bir "şey", Kendisi-için-Varoluştan ziyade Kendiliğinden-Varoluş haline getirmeyi arar. Winnicott (1960), "Hakiki Kendiliğın gerçeği hissettiği yerde, Sahte kendilik varoluşu, kendinin gerçeksizliği duyumu veya gereksizliği hissi ile sonuçlanır" şeklinde iddia etmektedir (s. 148). Ve, "verebileceğim en iyi örnek, çok başarılı bir Sahte kendiliğa sahip olan, fakat tüm hayatı boyunca hiçbir zaman varolmaya başlamadığı duygusuna sahip orta-yaşlı bir kadın örneğidir" şeklinde devam etmektedir. (s. 142). Psikiyatrik bozukluğun ciddi formları içinde, sahte kendilik sistemi, hiçbirinin kendi kendiliğının kapsamlı kişiliğini tamamen oluşturacak kadar gelişmediği muhtelif kısmi-zatlar organizasyonundan oluşmaktadır. Bu klinik olgu Laing’in (1969) "bölünmüş kendilik" olarak söz ettiği şeydir. Bölünmüş kendilikta, tek bir sahte kendilik yoktur, sadece kısmen detaylandırılmış parçalar kişiliği oluşturabilmektedir. Daseinlar-analitik geleneği içinde, R.D. Laing, Ludwig Binswanger, Medard Boss, Karl Jaspers, ve daha çağdaş olarak Rollo May için (bkz. Kockelmans, 1978), sahte kendilik, bütünüyle sıkışmış Daseina yol açacak şekilde ontolojik güvensizliğin içinde gelişmektedir.

Uçta, zat ayrışmayı (disosasyon) deneyleyebilir veya vücütlanmış ve çözülmüş veçhelerin bölümlenmesini deneyleyebilir.

4. Bilincin Çağrısı

Şimdiye kadar, kendisini kendiliğin ızdıraplarının içinde özgünsüzlük olarak tutan sahte Dasein’ın ontolojik ve psikolojik yapılarını betimledik. Dasein’ın Dünyada-bir-varoluş olarak ontolojik önkonumlanışı sayesinde, kendilik halen/şimdiden Varlığını oluşturan özgünsüz Varoluşsal kipliklere maruz kalmaktadır. Dünyalılığa böylesi bir açılış, Dasein’ın oluşumu içine biçim verici bir şekilde yerleşmiştir. Dolayısıyla Dasein’ın düşmüşlüğe doğru eğilimi zorunlu ve kaçınılmazdır. Mamafih, eğer çevresel koşullar, Dasein’ın sıradan ontolojik yapısını özgünsüzlüğün daha uç formlarına maruz bırakıyor durumdaysa, tekil Dasein’ın sahte gelişimi savuşturulamaz.

Sahte Dasein, dünyalı geçerliliği olarak kendiliğin üzerine baskı kuran dünyada-Varoluşun önceden beri varolan eksik kipleri ile etkileşimden kaynaklanmaktadır. Bu sahte ontolojik yapılar, aynı zamanda Dasein’i önceden psikolojik eksiklikler geliştirmeye elverişli hale getiren, daha fazla kırılganlıklara yol açmaktadır.

Böylece, psikolojik zatın nitelikleri, Dasein’ın ontolojisi içinde fiziksel olarak ortaya konmaktadır. Zatın bu kabil içruhsal ve yapısal sınırlamaları Dasein’ın sahte varoluşuna ve dünyada-Varoluşun ve kendilik-yönünde-Varoluşun eksik kiplerine daha da katkıda bulunmaktadır.

Sahte Dasein içinde bağlamlaştırılan bu varsayımlar kabul edildiğinde, Dünyalılığin kendisinin, kötü niyet ve psikopatolojinin birbirinin kopyası bol miktarda bulunan şekillerine bulaşmış olarak, sahtelik olduğu, dolayısıyla özgün olmadığı söylenebilir. Dasein kötü kaderini aşamaz mı veya özgün olmayan bir biçimde yaşmaya mahkum mudur? Heidegger ve Sartre kendilerinin karşılıklı kavramlaştırmaları içinde, nihayette zatın özgür olduğunu iddia edeceklerdir.

Ancak özgürlük, Dasein’ın ontolojik oluşumu bağlamında vardır. Ricoeur için (1965,1966), Dasein öncelikle, iradenin kendi günlük koşulları tarafından teslim alınması anlamında, düşmüşlük olarak vardır. Sahte kendilik durumunda, Dasein, kendi ontolojik ilişkisi sayesinde, Dasein’ın psikolojik gelişmesindeki eksikliklere katkıda bulunan eksik çevre içine sıkışmıştır. Durumun bu oluğu varsayıldığında, bu hatalı veya eksik yapı, Dasein’ın diğer bir eğilimi, özgünsüzlüğün içine fazla daha da düşmesine yol açmayacak mıdır? Eğer bireyin içine fırlatılıp atıldığı çevre. ontolojik olarak başlangıçtan beri yetersiz ise, bu, Dasein’ın gelecekteki Dünyada-Varoluş durumunu baştan sona etkileyecek şekilde sınırlamaz mı? Dasein’ın diğerleri içinde- ve ile-Varoluşu ve kendisiyle birlikte Varoluşu hakiki özgünlüğe veya en azından böylesi bir imkanın tümlüğüne büyük ölçüde engel olmaz mı? Ve özgürlük ve sorumluluk Dasein’ın gelecek imkanları için nereye lâyıktır?

Sahte Dasein’in kendi atılmışlığı üzerinde kontrolü yoktur (özgünsüzlüğün meşakkatı içinde özgünlük olarak).

Mamafih, Heidegger ve Sartre’ın ısrar edecekleri gibi, Dasein özgün olarak seçme, özgürlüğünü fiiliyata geçirme dolayısıyla kendi imkanları haline gelme ve onları gerçekleştirme kapasite ve sorumluluğuna sahiptir. Ancak, bu doğru bir kabul müdür? Winnicott ve Kohut hakiki kendilik veya özgün Dasein’ın yapısal olarak eksik, dolayısıyla sahte olabileceği noktasının altına çizmektedir.

Bu sahtelik beraberinde kendini-kandırmayı getirebilicek olan sadece Dasein’ın tarihselliğinden değil; bunun yerine, it is nedeniyle kaynaştırıcı kendiliğın psikolojik tabanını oluşturan karşılıklı-etkileşimlerin gelişiminden kaynaklanmaktadır. Zatın içruhsal temelinin eksik ve ağzına kadar gürültülü bilinçsiz/bilinçdışı etkinlik ile dolu olması, böylece seçimlerini ve özgünlük izleği içinde Dasein’ın varsaydığı kipleri etkilemesidir. Belki de sahte Dasein, diğer Dasein’lar içinde, daha özgün olarak gelişmiş olan kapasitelere, dolayısıyla özgün bir duruşun içten iyi niyetli davranış tarzları özelliklerini oluşturacak yeteneğe sahip değildir. Bireyin içruhsal yapılarının, tümden sahte olmayan fakat ontolojik ve gelişimsel oluşumları daha az sahte olan diğer Dasein’lar ile karşılaştırıldığında sadece eksik olan sahte bir karakter organizasyonunu ortaya çıkartacak denli eksik olması mümkün müdür? Sahte Dasein dinamik olarak bu kabil sınırlamalar ile bilgilendirilen seçimler yapmaya mahkum mudur? Bu yapılar, değişmez oluşumsal kırılganlıklar olarak sağlam bir biçimde yerlerine yerleştirilmişler midir, veya azgelişmiş yapıların eğer kendilerine uygun gelişme fırsatı verilirse kaldıkları yerden başlamaları için bir içsel motivasyon mevcut mudur? Ve bu fırsatı, tanıma olarak Dasein’ın içebakışsal kapasitelerinde değişikliği ve ardından kendi atılmışlığı bağlamında özgürlüğünü fiiliyata geçirmeyi ne oluşturacaktır? Bu fırsat, aynı zamanda toplumsal çevreden bir değişiklik talep etmekte midir? Saklanan hakiki kendilik, kendi sahte yapısına rağmen özgün dışa vuruş için çabalamakta mıdır, veya bu sahte yapı şimdiden kendi hakiki zatı veya özgün kipi olmuş mudur?

Eğer kendilik, şimdiden Varlığın bir önselini oluşturan sahteliğe terk edilmişse, bu durumda sahte Dasein özgünlük içinde yapısal (ontolojik ve gelişimselin olarak her ikisi) olarak, fakat eksik kipler halinde mevcut olacaktır. Diğer bir ifade ile, Dasein’ın sahte yapıları, Varoluşun bu eksik kiplerini haber veren Dasein’ın ontolojik olumsallıkları verildiğinde, özgün elemanlardır. Ancak, bu oluşumsal açıklar sahte Dasein’ı Dünyada-Varoluşunun daha eksik kiplerini, uçta psikopatoloji geliştirmeye yöneltebilmektedir. Sahte Dasein gerçek bir sistemdir; kendi gelişimi içinde boğulmuş olmasına rağmen birincil ve hakikidir. Kısmen bu azgelişmiş yapılar nedeniyle, kendi potansiyeli içinde şekilsizdir; böylece kendi içsel durumları varlığın olmanın özgün olmayan kiplerin, doğrudan etki altına almaktadır. Sahte Dasein gerçek olmasına rağmen, eksiktir ve zatın daha sağlıklı veçhelerinin serpilmesini engel olmaktadır. Dolayısıyla, yalan veya sahtelik, özgünsüzlük kipleri içinde olmalarına rağmen, gerçek olarak deneylenmektedir.

Bu noktada sormamız gereken: sahte Dasein’ın kendi özgün imkanlarından hangi dereceye kadar sorumluluğu vardır? Sahte Dasein kendi düşmüşlük ve kendi psikolojik kırılganlıklarının üstesinden gelebilir mi? Kendi ontolojik ve gelişimsel durumunu değiştirebilir mi? Heidegger ayırt etmektedir: "Gündelik Dasein’ın zatı, bizim özgün zattan ayrı tuttuğumuz, onların-zatıdır --bu, kendi yolunda gitmekten alakonulan zattır" (s. 167). Sahte Dasein kendi hakiki doğasını aşkın bir imkan olarak kavrayabilir mi?

Sartre’ın kendini-kandırma konusundaki konumuna benzer bir şekilde, Winnicott sahte kendiliğin hakiki kendiliğin içsel gerçeklerini gizlediğini tutunmaktadır.

Bu açıdan herhalde, Sartre’dan farklı olarak, bilinçdışı inkar edilemez. Bu özgün dilekler, çabalar, ve özlemlerin her zaman bilinçdışının geceye benzer uçurumu içinde gizli bir hayata sahip olmasına izin verilecektir, ve hayal kırıklıkları sürecektir. Dasein’ın çekirdek Varlığının kapkara kuyusu içinde ne çınlamaktadır,? Belki de "Varoluş-için-potansiyellik olarak", kişinin tek başına sahip olduğu en değerli hazinesi Dasein’ı içinde serbest bırakılması gereken Dasein’ın aşkın özgünlüğüdür (s. 222).

Heidegger için özgünlük nihayette, ile içten özene doğru Dasein’ın sorumluluğunun kucaklanması ile sınırları çizilmiş olan (dünyaya-ilişkinlik içinde) kendine-ilişkinliktir. Bu özen, diğer bir ifade ile, sırası geldiğinde kendi-dünyasına ilişkinliği içinde kendini daima göklere doğru yükseltecek olan, ileri doğru taşınan özgünlük için bir boşluk açan Dasein’ın özgürlüğüne sahipliktir. Heidegger için bu"çağrı bilincini", Dasein’ın içinden gelen Dasein’ın sesini zorunlu kılmaktadır ki, Varoluşun çürümüş umum gündeliğini aşmamız için ve Dasein’ı, Varlığının yeni bir imkanı için çağıran bu özgün çağrı yanıtımızı beklemektedir. Bu, özgün imkana doğru-Var-olan özgün Dasein’ın sesidir. Beni davet etmektedir, kendime doğru yönlendirmektedir. İmkan-yönünde-Varoluşun hakiki imkanlarına doğru böylesi bir özgün ilişki, Varoluşun daha yüksek birliği için patırtı kopararak, kendi deneyimimizden doğmalıdır. Kişinin-kendisinin özgün Varlığı-olması "onlar"ın existentiell bir değişikliğini gerektirmektedir ki "Dasein’ın (onların içinden) kendisini kendi gaybından spesifik olarak kendine geri getirebilsin" (s. 312). Özgün Dasein yaşamamak üzere ve içten seçerek "tebdil et"meli ve ilk olarak kendi özgün Varoluş-için-potansiyelliğini mümkün kılmalıdır. Dasein, bilincin ifşasının içinden geçerek kendini bulmaya bir iç ses olarak gelir. Sesin alırlığı Dasein’ı özgün kendiliğe çağırır ki bu özgün kendiliğin içinde zat onların-zatlığının "üzerinden geçsin" ve kendi kendinin aydınlatılmış anlayışı içinde kendi hakiki evini bulsun. Heidegger dile getirmektedir:

Bilinci bir "çağrı" olarak tanımladığımızda kişi, bu çağrının Kendinin-zatlığı içinde onların-zatlığına bir çağrı olduğunu zihninde tutmalıdır; Böyle bir çağrı olarak, zatı kendisinin Kendi-olmak-için-Varoluş-potansiyelliğine celp etmektedir, ve böylece Dasein’ kendi imkanlarını ortaya çıkarmaya çağırır.(s. 319)

Bilinç olarak, Dasein kendini çağırır; çağıran ve çağrılan kimsenin her ikisidir de. Bilincin sesi, bir çağrının özelliğindedir, "kendisinin en fazla sahip olduğu suçlu-Varlığına celptir" (s. 314).

Ancak bu suç,ahlaki veya psikolojik suç değildir; bunun yerine Dasein’ın, Dünyada-Varoluş-olarak kendi olma ve kendini gerçekleştirmek için kendi sorumluluğuna karşı borçlu olduğu, farkına vardığı. yükümlülüğüdür. Dasein, bu suç üzerine kendine ve diğerlerine herhangi bir şey "borçlu" olduğunu kavramalıdır. Bu özen çağrısıdır, bu özen çağrısı, kendi gündeliği içinde, ne ise o olmaktan başka yükümlülüğü olmadığının idraki, gaybından toparlanmasıdır. Fakat ses ne demektedir? Hiçbir şey dememektedir. Böyle bir çağrının içeriği veya cismi boştur; sözcüklerin olmadığı bir içsel ses, otoritenin olmadığı bir çağrı, uyarının olmadığı bir celptir; sadece "özenin çağrısıdır." Böylece, çağrı gerçekliğin içsel yol göstericisi, "Dasein’ın Varoluş-için-potansiyelliğini gösteren" bir aydınlanma olmaktadır (s. 325).

Bu çağrı, Dasein’ı kendini özgün kılmasında başka türlü olması mümkün olmayacak şekilde onu sorumlu kılan, kendi suçu içinde deneylediği gizemden gelmektedir. Bu gizem, her yerde hazır olan endişeyi uyandırır, kişi kendi gerçekliğine doğru "kararlılık ve yüreklilik" içinde yönelir. Dasein’ın ifşasının ayrık bir kipi olarak kararlılık ve yürekliliği, Dasein’ın özgünlüğünün gerçekliğidir ki bu özgünlük gerçekliği, elde-hazır-olana alaka olarak ve diğerleri-ile-Varoluşun yanı-sıra-Varoluşun kaygılı özeni olarak "kişinin-kendisinin-olması"dır. Dasein’ın ile-Varoluşunun içinde olumlu kaygı olarak, özgünlük, "diğerinin üstünden atlayıp öte tarafa geçen” alakanın özel bir biçimidir; diğerinin "kendisinin özeni içinde kendisine saydam hale gelmesi ve bunun için özgürleşmesi için" yardım eden içten bir özendir (s. 159). Gene en eskiden beri var olarak, bu kabil bir saydamlık Dasein’ın kendisi-yönünde-Varoluşuna özen olarak uygulanmalıdır.

Kişi seviyesinde, gerçekten özgün Dasein idyosinkratiktir (tutkuludur); benzersiz bir şekilde öznel ve kişiseldir. Heidegger bu konumu desteklemektedir:

Çağrı bizi anlaşılması için Varoluş-için-potansiyelliği bahşettiğinde, bize ideal ve evrensel bir kişiyi bahşeder; onu hali hazırda bireyselleşmiş ve bu özel Dasein’a ait olarak ifşa eder. (s. 326).

Bu bağlamda, özgünlük kendini düşünüp taşınan Varoluştur, kendini dönüştüren bir Varoluştur. Özgünlük olarak, Dasein özendir. Özgünlük Dasein’ın şu şekilde bir imkanıdır; Kişinin kendisine önceden belirlenmemiş bir açıklık olma imkanı-yönüne-gelmesinin temel bir bağlılığı. Özgünlük bu durumda basitçe, gündeliğin içine kendini-teslim etmiş katılımdan ziyade kendini-kapatmadan kendilik içinde olan temel açıklık olmaktır. En saf şekli içinde aşkınlık-yönünde-Varoluşa bağlılıktır.

Fakat Heidegger’in nihai özgünlük belirlemesi ile ne yapmak durumundayız? Genel bir muğlâklık duyumu ile bırakılmış durumdayız.

Özgünlük, anlaşılması güç ve muğlak konuşmayan bir sesi izlemektedir, görünmez bir istikameti göstermektedir, teşhis edemediğimiz bir çağrıyı yanıtlamamız için celp etmektedir. Hala sahip olmaktan vazgeçilemeyen bir yükümlülüğe çağırmaktadır. Belki de özgünlük sözcüklerin tanımlayabileceğinin ötesindedir; kendi gerçekliğini sadece Dasein bilmektedir. Özgünlük ve özgünsüzlük arasında böyle düzgün sınır çizgileri var mıdır? Olmadığını düşünüyoruz.

Bu karşıt kutup yerine, kendiliği özgünlüğün bir devamlılık üzerinde, bir kendini kılma durumu içinde, özgürlüğün ortaya çıkması olarak bir gelişme olarak anlama gereksinimindeyiz. Dasein’ın kendi Varlığı bu ontik-varolumsal( ontic/existentiell) koşullar içinde erimez surette belirlendiğinde, özgün Dasein’ı özgün olmayandan ayıran kriteri neyin oluşturduğunu nasıl belirlemek durumundayız? Eğer biz kendimizi, Dasein’ın kendi ifşaatı içinde ifşa ediyor ve bu durumda kendimizi ifşaatımız içinde keşfediyorsak, bu durumda sahte Dasein sadece dünyada-Varoluşun, kendi gaybı içinde kendini bulma iktidarı ve kendi özgürlüğü içinde kendi özgünlüğünü toparlamanın bir kipi olmaktadır. Dolayısıyla, sahte Dasein çağrıyı duymaya, mesajı anlamaya, imkan yolunu izleyerek davete yanıt vermeye, ve kendi Varoluş-yönünde-dönüşüm içinde atılmışlığını aşmaya muktedirdir. İmkanın ufku Dasein’dır.

Özgünlük sorusu boyunca, özgünsüzlüğün, Dasein’ın Varoluşsal ifşaatı içinde ontolojik olarak oluşturulmuş olan özgün sahtelik içinde tutulduğunu gördük. Sahte Dasein’ın dünyada-Varoluş olarak özgün olmayan davranış tarzına rağmen, sahte kendilik durumunda bile, Dasein’ın, kendisi-için-potansiyelliğini anlaması ile kendi özgün yönünde-Varoluş-imkanı içinde kendi özgünsüzlüğünü aşmasının mümkün olduğunu tespit ettik. Diğer bir ifade ile, sahte zatın psikodinamik yorumundan kaynaklanan iç-ruhsal eksiklik özelliklerine rağmen Dasein, kendi özgürlüğünü fiiliyata geçirme konusunda kendini soylulaştırabilir. Belki de Heideggerci felsefe ve psikoanaliz arasındaki ara yüzey, bize ile kendilik için imkanlara bakmamız için daha temiz bir pencere sağlamakta ve bize ne olması gerektiği konusunda daha derin bir idrak vermektedir.

Sonuç olarak, Dasein için, bir merkezin etrafında yer olan iki keskin kenar olduğuna inanmaktayım. Açıkçası, özgün kendilik merkezi aynı, ayrılmaz ve kipsel olarak ayırt edilmez olarak tektir ki bunun içinde özgünlük ve özgünsüzlük Dasein’ın Varoluşunun çekirdek diyalektik mevkii olarak sembiyoz halinde mevcuttur. Dasein özgün ve saf olmayanın ötesindedir; böylesi bir birleşmenin ifşası bütünlüğüdür. Sahtelik olgusu içinde gündelik, henüz kendiliğin diyalektik konumuna zorunlu bir övgü olan eksik bir kiptir. Bu anlamda, varoluş nötrdür; sadece Düşmüşlük için değil, aynı zamanda Dasein’ın empatik kaderi olarak aşkınlık için de koşulları ortaya koymamaktadır. Seçim sadece Dasein’ın olabilir. Zamana bağlı bir yapı olarak özgün Dasein, kendini aralıksız olarak kendine açan ve kapayan bir hareket olup böylesi sert bir sürecin içinde sadece kendi özgünlüğünü keşfetmek için özgünsüzlük kipi içine girmektedir. BU süreç, kendini farkındalık, anlayış, ve eylemde uzağa taşıyan ve yükselten devamlılık üzerinde süren bir hareket olarak, gerçekten özgündür. Hegelci terimler bağlamında bu çift-merkez, sürekli iptal edilen, muhafaza edilen, ve aşılan diyalektik bir süreç olarak Aufheben’dir. Dolayısıyla, özgünlük sadece bir an, belirlenmemiş derhaldir. Kendisinin zamana bağlı inkişafı içinde sınırlanmış olarak özgünlük, kişinin imkanları haline-gelmesi için Varoluşudur. Kendilik-için-imkan olarak özgünlük, sadece birçok görünüş arasından bir görünüştür. Kendinden ortaya çıkan ve kendi içinde geriye uzağa geçen, halen ne ise o olmaya varan, kendi kendisi haline gelme sürecidir. Varolumsal (existentiell) olarak, kişinin Varoluşun özgün olmayan kiplerini keşfi veya gerçekleştirmesi, hakiki kendiliğin sonsuz aranışı içinde, kişinin özgün imkanlarını gerçekleştirilmesine yönelik diyalektik bir hareketi emretmiyorsa bile zorunlu kılmaktadır. Bu iki tarafı keskin kenar Dasein’dır.

(*)Çevirmenin notu: Metnin orijinali ve referansları için members.tripod.com/~jonmills/Dasein.htm adresine bakınız.

Bu metnin çevirisi ile ilgili olarak Sahte Dasein Çeviri Notu dosyasına bakınız.

Çeviren: Doğan Özkan


Yorumlar