Psikoloji

DOĞRULUK VE GELİŞEN İNSAN ...Dr. Oğuz Çilingir

15-05-2008

Bu kuralların yada değişmez ilkelerin verilemeyişi, dinler veya sistemlerin yetersizliğinden değil, bizzat pratik ve tarihsel durumların bilinememesindendir. Aslında sorunun özünde belki de Kant’ın dediği gibi, kuralların nasıl tatbik edileceğine dair kuralların bulunmaması yatmaktadır. Dahası 21. yüzyıla giren ve doğaya hükmetmeyi her geçen gün bilimselliğin ışığında biraz daha öğrenen insanlık için bu sorun ne yazık ki azalacağına artmaktadır. Bu ilk bakışta garip bir açmaz gibi gelebilir çünkü Aristoteles’in ‘‘Bilgi fazilettir ve erdemin dolayısıyla doğru olabilmenin ilk şartıdır’’ sözüyle çelişiyor gözükmektedir. Ancak günümüz insanlığının bilgi dağarcığı, çözümlerin çeşitliliğini arttırdığı gibi yeni sorularında oluşmasına neden olmuştur. İnsanlığın hükmetme yeteneğini artıran bilim, hayat ile ilgili etik değerlerde farklı yaklaşımların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Özetle günümüzdeki kritik soru da temelde aynıdır; İstenilen ve aranan erdem, fazilet, ahlak ve doğruluk gibi kavramlar aslında bizde var mıdır ve bu anlamda doğru nedir? Bilimi temel alan ampirist görüşe göre; eğer biyolojik açıdan kabul gören evrime inanıyorsak insan esasında doğadaki diğer canlılar gibi gelişim gösteren, ortama uyum sağlayan ve tıpkı diğerlerinde var olan hayatta kalma iç güdüsü ve kaygısıyla yaşayan bir canlıdır. O zaman asıl kaygı yaşayabilmektir ve bu uğurda yapılacak her şey doğru ve varoluş nedenselliğinden dolayı etiktir. Bu durumda da doğruluk ve ahlak klasik anlamları göz önüne alındığında çelişmektedir. Bu anlayış, doğruluğun kişiye ve duruma göre sürekli değişkenlik gösterdiğini, asla sabit ilkeleri yada töreleri olmadığını ve hayatta kalabilme kaygısıyla direkt bir ilişkisi olduğu sonucunu ortaya koymaktadır. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken, insanda değil canlıda erdemin tanımlanıyor olmasıdır. Aslında yaklaşım çok yalındır ve “İnsan bir canlıdır” bakış açısına sahiptir. Ama hatırlanması gereken, canlılıktaki hayatta kalma kaygısının evrimsel olarak, iç güdüsel bir savunma mekanizmasıyla aşılmış olduğudur. İçgüdü ise öğrenme yetisi ile ters orantılı olarak vardır. Doğduğu andan itibaren düşmanını gördüğünde saldıran, bağıran yada kaçan diğer canlıların tersine insan, içinde bulunduğu duruma göre eğer çıkarları gerektiriyorsa düşmanını yanaklarından bile öpebilir. İnsana özgü olan bu tür davranışlar ise içgüdüsel yaşam anlayışı ile tam olarak bağdaşamamaktadır.

Benzer yaklaşımları, doğruya ve erdeme yaklaşım yolları farklı olmasına rağmen felsefe tarihinde de görebiliriz. Sokrates ile aynı masada yenen bir yemek sırasında tartışılan erdem ve doğruluk savlarına sinirlenen Thrasymakhos, hakkın güç kullanmakla elde edilebileceğini söylemiştir. Ona göre doğru ve erdem güçlünün işine gelendir. Tek gerçek güçlü olmaktır. Çünkü kanunları düzenleyen ve neyin doğru olduğunu toplumlara söyleyen de yine güçlülerdir. Farklı bir açıdan da olsa yine benzer şeyler söyleyen Kallikles’e göre ise doğruluk gibi erdemler güçsüzün işine gelendir. Güçsüzler haklı ile haksızı kendi çıkarlarına göre belirlerler. Bundan ötürüdür ki çok elde etmek haksızlık olarak tanımlanır ve doğru olarak görülmez. Oysa doğa, ona göre eşitlik tanımaz. Çünkü var olmanın temelinde bizim şimdi doğal seleksiyon dediğimiz, güçlünün güçsüzün yerini alması vardır. Dolayısıyla, güçsüzün erdemi yalnızca güçlüye karşı kullanılan sinsi bir silahtır. Bir tür mantık zincirinde yapılan tüm bu felsefi söylemler veya günümüze kadar yapılmış olan dini yada ahlak sistemleri birbirleri ile çelişebilmektedir. Kesiştikleri tek nokta ise doğrunun ve doğruluğun değişkenliğidir.

Sokrates’in erdem’e bakışında ise bilgi ile ahlak arasındaki varolan döngüsel ilişki şekillendirilmiş, ahlak veya bilginin lehine sona erişin olamayacağı sonucuna varılmıştır. Çünkü ahlak ve bilginin ortak hedefi olan hakikat yalnızca “Bilgece hayat tarzı”nı gerçekleştirmeye çalışmakla ortaya çıkabilir. Hakikat, ne saf bilgi nede saf ahlaki hayat sorunudur. O her ikisini aynı anda gerektiren bir şeydir. Burada Sokrates’in odaklaştığı evrensel nokta, ahlaki tutum içinde olmadan doğru bilgi ve doğru bilgi olmadan da ahlaki tutumun ortaya çıkamadığı gerçeğidir. Sözgelimi, bir şeye yönelmek ve o şeyi olduğu gibi görmeye çalışmak iyi niyet, dürüstlük ve saygı gibi ahlaki tutumları gerektiren bir şeydir. Kuşkusuz ki buradan o halde yanlış anlama ahlaksızlıktır gibi bir sonuç çıkamaz. Çünkü yanlış anlama, doğru anlama niyetinin başarısızlıkla sonuçlanmasıdır. Ancak her ne zaman doğru anlama gerçekleşirse, orada anlaşılan şeye karşı doğru bir tutum içerisine girilmiş demektir. Böylece ahlaki doğruluk ile bilginin doğruluğu arasında ayrılmaz bir ilişki söz konusudur. Doğruluk ile bilgi arasındaki ilişki sadece bununla kalmayıp, var olan tüm bilgilerin sosyal hayatta kullanılması ve yine eyleme dönüştürülmesi de zorunludur. Dikkat edilecek olursa burada doğru kavramı doğru anlamanın yanı sıra, doğru bir amaca uygun olarak seçilen doğru teknik ve araçların uygulanmasını da içermektedir. Yani temelde ahlakilik ve doğruluk, kişinin konuyla ilgileniş tarzında ortaya çıkar ve bu anlamda bir yorum sorunudur. Ama yine de doğru olabilmenin üç ana şartı içerdiği genel kabul görmektedir. Bunlar; Bilgi, duygu ve davranıştır. Örneklemek gerekirse, devlet malı yemenin kötü bir şey olduğunu insanın bilmesi toplumun yada çoğunluğun çıkarları açısından doğru bir şeydir. Devlet malı yememesi doğru bir davranıştır. Yemesi durumunda suçluluk hissetmesi ise doğru bir duygudur. Fakat her zaman bilgi, davranış ve duygu birbiriyle dayanışma içerisinde olmayabilir. Sonuç olarak doğruluğun temel mekanizmasında bu üç değişmez öğe bir arada bulunmak zorundadır.

Esasında şimdiye kadar irdelenmeye çalışılan, varlığının sorgulanması da dahil olmak üzere, doğru ve doğruluğun ne olduğu, hangi gereklilikleri istediği ve bu bağlamda ahlakiliğin nasıl tanımlanabileceği sorusuna bir şekilde yanıt bulma uğraşından başka bir şey değildi. Ancak bu noktada belki de düşünülmesi gereken bizim ne olduğumuz ve neden farklı olduğumuzdur. Sebebi ne olursa olsun insanı insan yapan ve diğer canlılardan ayıran, sosyal yaşayabilme yeteneği, us kaygısı, gelecek ile ilgili planlar ve çözümlemeler yapabilme becerisi beraberinde doğal olarak erdem, ahlakilik ve bilhassa doğruluk kavramları için tanımlar üretmeye çalışan bir uygarlığın doğmasına neden olmuştur. Büyük bir ihtimaldir ki, varolduğu sürece bilgi için mücadele edecek olan insanoğlu, istemese de doğruyu ve doğruluğu, bilginin doğasından ötürü sorgulamak zorunda kalacak, izlediği yol ne olursa olsun sonuç itibariyle varacağı yer aynı noktada kesişecektir. Öyleyse faydalı olan doğru ve ahlaklıdır açılımı sadece dışsal değil bu anlamda içseldir de... Çünkü bilmenin ana şartı doğru olmak ve doğru değerlendirme yapabilmekten geçmektedir. Doğru ve doğruluk üzerine yapılmış olan bütün değerlendirmeler, gerçekte bir yandan yaradılıştan gelen hayatta kalabilme ve var olma kaygısıyla, diğer yandan erdem için gösterilen çaba arasında temel bir fark olmadığını ve ana kaygının İNSAN OLABİLME sorunu olduğunu ortaya çıkarmaktadır.

Dr. Oğuz Çilingir
05.05.2002

KAYNAKLAR

AKARSU, Bedia. Kişi kavramı ve insan olma sorunu, İnkilap Yayınevi, 1998.
ASTER, E.V. İlk çağ ve orta çağ felsefe tarihi, İm yayınları, 1999.
GÜNGÖR, Erol. Ahlak psikolojisi ve sosyal yaşam, Ötüken yayınevi, 1995.
HANÇERLİOĞLU, Orhan. Düşünce tarihi, Remzi kitapevi, 1999.
PLATON. Dünya klasikleri dizisi:6 DEVLET, Çağdaş matbaacılık, 1998.
SAGAN, Carl. Karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı, Tübitak popüler bilim kitapları,1999.

Yorumlar