Güncel Yazılar

Zafer Yörük: 'Reis rejimi'nde değişim AKP'nin kendi içinden gelecek

07-01-2018
 
 
Geçen yılın siyasal ve ekonomik gelişmelerini değerlendirdiği Dr. Zafer Yörük, her iktidarın meşruiyet aramak durumunda olduğunu belirterek, "16 Nisan referandumu, 'reis rejimi'ne yeşil ışık yakmadı ve mevcut siyasal iktidarın meşruiyeti ciddi bir soru haline geldi. İktidarın ‘rıza’ boyutunu yitirmesi görünür siyasal öznelerden çok burjuvaziyi rahatsız eder. Türkiye ne bir muz cumhuriyetidir ne de yapay Sykes-Picot haritalarından biri. Çokuluslu sermayenin de küresel güçlerin de görmezden gelme lüksü olmayan bir ülkedir" diyor...
 
Nuray Pehlivan  npehlivan@gazeteduvar.com.tr
 
İZMİR – Özellikle iç politikada ve uluslararası ilişkilerde yine sık sık ‘bu kadarı da olmaz’ dediğimiz olaylarla dolu bir yılı daha geride bıraktık. Peki siyasi tarih açısından baktığımızda bu yaşadıklarımızı nasıl anlamlandırabiliriz? Dr. Zafer Fehmi Yörük’le 2017 yılında ülke siyasetindeki durumu ve 2018’de beklenebilecek olası gelişmeleri konuştuk.
 
Halen İzmir Ekonomi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yardımcı doçent olarak çalışan Zafer Fehmi Yörük, psikanaliz ve kültür çalışmaları alanlarına olan ilgisiyle de tanınan bir siyaset bilimci.
 
16 Nisan referandumunun “reis rejimi” olarak adlandırdığı modele yeşil ışık yakmadığını ve mevcut siyasal iktidarın meşruiyetinin ciddi bir tartışma konusu haline geldiğini dile getiren Yörük, ‘rıza’ boyutunun yitirilmesinin görünür siyasal öznelerden çok burjuvaziyi rahatsız edeceğini ifade ediyor.
 
‘GÜVENLİK FOBİSİ’ İKTİDARIN BAŞLICA DAYANAĞI
 
Sizinle bir yıl önce yaptığımız röportajda özetle, ‘müesses nizam’da yani devlet ve kurumlar anlamında sistemin bütününü kapsayan bir dönüşüme paralel olarak “Türkiye toplumuna format atılmakta olduğunu” söylemiştiniz. Bununla ilgili olarak öncelikle şunu sormak isterim. 2017 için yapmış olduğunuz tahminler gerçekleşti mi? Yoksa yanıldınız mı?
 
Keşke tahminleri boş çıkaran parlak bir yılı geride bırakıyor olsaydık toplum olarak. Yanılmaktan ziyadesiyle memnun olduğum tek nokta, Reina katliamından bu yana özellikle fanatik İslamcı grupların sivil halka yönelik kitle katliamlarının durmuş olması. Ama bu, bittikleri anlamına gelmiyor.
 
Neden?
 
Üç nedenle. Birincisi, son ABD büyükelçisi Türkiye’den ayrılmadan önce bu katliamların kesilmesinde ABD ile Türkiye devleti arasında kurulmuş olan istihbari işbirliğinin önemini vurgulamıştı. Bu işbirliğinin, iki devlet arasında yaşandığına tanık olduğumuz gerilim koşullarında devam edip etmediği bilinmiyor.
 
İkincisi, Suriye ve Irak’ta kökü kazınan binlerce IŞİD militanının an itibariyle nerede olduğu sorusuna kimse tatmin edici bir yanıt getiremediğine göre, geçilebilecek en yakın sınırın da Türkiye olduğu göz önüne alındığında, korkunç bir sonuç ortaya çıkmış oluyor. Dahası, “kafirleri imha etme” anlamında Cihatçı olan tek örgüt IŞİD değil. Türkiye, ÖSO şemsiyesi altında fiilen desteklemekte olduğu El Nusra başta olmak üzere birçok fanatik terörist grubun da başlıca ikmal-destek ve militan devşirme merkezi olma niteliğini sonlandırmış değil.
 
 
 
Üçüncüsü ve en önemlisi, bir savaş ve iç güvenlik rejimi oluşturmak, mevcut siyasal iktidarın sürdürülebilirliği için neredeyse tek dayanak haline gelmiş durumda. Dikkat edersek, İslamcı terör saldırıları duruldu derken bu kez ordu Cerablus’a, El Bab’a, İdlib’e vb. gönderiliyor. Gençlerimiz ölüyor ve oralarda ne uğruna öldükleri hakkında topluma yapılan somut bir açıklama yok. Sürekli Kandil’e ya da Şengal’e ve şimdi de yoğun olarak Efrin’e operasyon tehditleri savruluyor. En son 24 Aralık KHK’sı demokratik güçlere yönelik paramiliter çete saldırılarını körüklemeyi hedefliyor. Yani durmuyor. Savaş, güvensizlik ve gerilim siyasal iktidarın devamı için elzem.
 
 
 
‘NEVROTİK HATIRLAMAZ TEKRARLAR’’
 
Peki, bu ‘güvenlik rejimi’ saptaması mevcut siyasal iktidarla mı sınırlı yoksa sistemin bir gereği mi?
 
Zor bir soru. Mevcut siyasal iktidarın kendini sürdürmek için güvenlik fobisine yaslanmak zorunda oluşu, sürekli savaş, şiddet ve gerilim ihtiyacı, OHAL’den “normalleşmek” yerine OHAL’in kendisinin norm haline gelişi, vb. içinde yaşadığımız koşulları yeterince korkunç kılıyor. Bunun kalıcılaşması yani “müesses nizamın” ya da sistemin kendini bu güvenlik doktrini çerçevesinde şekillendirmesi milli kimliğin fabrika ayarlarına geri dönüşten öte bir anlama gelmeyecektir.
 
Fabrika ayarları?
 
Osmanlı toprağından kalan bakiyenin Türkiye olarak vaftiz edilme sürecinde işlenmiş kolektif suçun sistematik inkârı; “ortadan kaldırılmış” halkların “dış mihraklar” marifetiyle geri dönüşünden duyulan sistematik korku ve bu kolektif paranoyayı bir büyük-anlatıya dönüştürerek toplumsal doku boyunca yaygınlaştıran, yeniden-üreten ve meşrulaştıran milli ideoloji. Zamanımızdaki tezahürü ise şunlardan ibaret: Öncelikle, varlığı sistematik olarak inkâr edilen bir halka yönelik “ortadan kaldırma” tehdidi. Bunun yanında, söz konusu halkın içte ya da dışta bağımsız bir siyasal/yönetsel yapı oluşturma yolundaki her türlü çabasından duyulan resmi korkuyu, “dış mihraklar marifeti” algısının süzgecinden geçirerek toplumsal doku yüzeyi boyunca yayma pratiği. Son olarak da, bu kolektif paranoyayı sürekli besleyecek bir ideolojik anlatı olarak bazen İslam, bazen de Türk ayağı ağır basan Türk-İslam sentezi. Özetle, bir kez daha Sigmund Freud’un o ünlü cümleyi kurduğu yerdeyiz: “Nevrotik hatırlamaz, tekrarlar.”
 
‘NİSAN REFERANDUMU ‘REİS REJİMİ’NE YEŞİL IŞIK YAKMADI’
 
Bu ideolojik mevzilenmenin nedenleri ve sonuçları olarak siyasal karşılığı nedir?
 
Nedenlerden başlayalım. Başlangıcı, barış sürecinin fiilen sona erdirildiği ana, yani Mart 2015’e ya da aynı yıl gerçekleşen 7 Haziran seçimlerine kadar geriye sarabiliriz. Siyasal iktidar, barış girişiminin kısa vadede Kürt oylarına havale olmayacağı gerçeğinden, sentezin milli ayağına vurgu yapma gerekliliği sonucunu çıkarmıştı. Eşzamanlı olarak Suriye’de kurulmakta olan Kürt oluşumun da dış siyasette kökten bir manevra olmaksızın durdurulamayacağı yargısına vardı. Davutoğlu böyle gönderildi. Ve tırmandırılan iç savaşa paralel olarak MHP’ye, ulusalcılara ve daha yakın zamanda Kemalizm’e uzanan bir yolculuk ve müttefik arayışları silsilesi başladı. 15 Temmuz, bu çerçevede altın bir fırsat olarak okundu. ‘Reis rejimi’, Kürt tehdidi ortak paydasında oluşacak bu ittifaklarla kurulacak, dış siyasette ise Rusya kutbuna ve kapalı kapılar ardında Suriye rejimine yaklaşılarak Rojava üzerine pazarlık yapılacaktı.
 
Sonuçlar açısından ise şunlar söylenebilir. 16 Nisan referandumu, ‘reis rejimi’ne yeşil ışık yakmadı ve mevcut siyasal iktidarın meşruiyeti ciddi bir soru haline geldi. İktidarın ‘rıza’ boyutunu yitirmesi görünür siyasal öznelerden çok burjuvaziyi rahatsız eder. Türkiye ne bir muz cumhuriyetidir ne de yapay Sykes-Picot haritalarından biri. Çokuluslu sermayenin de küresel güçlerin de görmezden gelme lüksü olmayan bir ülkedir.
 
 
 
2018’den siyasal değişim beklediğiniz anlamına mı geliyor bu söyledikleriniz?
 
Evet, üstelik bu değişim ana muhalefetten ya da İyi Parti’den değil AKP’nin içinden gelecek. CHP, bir ana muhalefet partisi olsaydı referandumun ertesi günü sokak çağrısı yapardı. Şimdiye kadar yaptığı ve muhalif olarak kayda geçmeyi hak eden tek eylem Maltepe yürüyüşüdür. Daha bugün, İlhan Cihaner meclisi boykot çağrısı yaptı. Çok doğrudur ama partisi onu dinlemiyor. Dinleyemez. Öte yandan Abdullah Gül ve şu an ortalıkta görünmemeyi tercih eden Bülent Arınç uluslararası odaklardan yeşil ışığı gördüler ve Erdoğanizme alternatif oluşturma çabası içindeler. Gençliğimizde “Brejnev’den sonra Çernenko mu gelsin yoksa Andropov mu?” gibi bir tartışma yaşamıştık. Çünkü SSCB’nin tek seçeneği vardı parti anlamında ama muhalif siyaset de kaçınılmazdı ve bu durumda tek parti içinde sekreterlik yarışı falan oluyordu. Neyse ki nihayetinde Gorbaçov gelip bir çuval inciri berbat etmek suretiyle ağzımızın payını vermiş oldu. İşte Türkiye birçok bakımdan bu hale geldi. Reis rejimi, kendi içinden ya yıkılacak ya da yıkılacak. Başka bir ihtimal görünmüyor.
 
 
 
‘ILIMLI’ SİYASAL İSLAM’IN ALTYAPISI İLE ÜSTYAPISI UYUMSUZ
 
Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?
 
AKP’nin 2002’de iktidara geliş programına bakalım: AB üyeliği, Kürt barışı, Ortadoğu’ya “yumuşak güç” ile model olacak ılımlı İslam devleti ve neoliberal ekonomik dönüşüm. İlk iki maddenin artık söz konusu dahi olmadığı konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Ilımlı İslam devleti üzerine ise uzun konuşmak gerekiyor. AKP öncelikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bir “İhvan enternasyonali” oluşturarak başına da Erdoğan’ı geçirmeye çalıştı. Ama Suriye iç savaşı gösterdi ki İhvan savaşabilen bir güç değil. O zaman fanatik İslam’a, El-Kaide’nin Suriye ve Irak versiyonu olan Nusra’ya meyledildi. Daha da kötüsü, burada “eğitilip donatılan” Nusra militanlarının araziye geçtikleri anda IŞİD haline gelmeleriydi. ABD, bu koşullar altında ve özellikle ‘Arap Baharı’nın Mısır ve Libya’daki sonuçlarını takiben, yüzünü Türkiye-Katar koalisyonu hattından Suudi Arabistan’a döndürmüş bulunuyor. Artık BOP falan yok. Erdoğan’ın halifelik hayalleri de suya düşmüş durumda. BAE dışişleri bakanının Fahreddin Paşa ile ilgili yaptığı son açıklama, bu çerçevede anlaşılır oluyor.
 
Bu da bizi son maddeye, yani ekonomiye taşıyor. AKP, çok iddialı bir ekonomik programla iktidara geldi aslında. Yani ANAP’vari bir açılımla ülke ekonomisini uluslararası sermaye hareketlerine açacak bunu da giderek İslamlaşan bir ülkede gerçekleştirecekti. Ama işin gerçeği böyle değil ve olmaz da. İslam’ın başka bir ekonomisi var ve bu küresel kapitalizm ile uyumdan çok köstek teşkil etmeye meyyal bir ilişki içinde. MSP’nin yani Milli Görüş’ün kalkınma programına ya da Refah Partisi’nin “Adil Düzen” programına bakalım. İslam’ın ekonomisi deyince bunlar akla gelecektir kaçınılmaz olarak. Faiz haramdır. Oysa an itibarıyla dünya finans kapitali tamamen faiz üzerinden çevirmektedir kendisini. Yani AKP’nin söylemi ve pratiğinde altyapı (vahşi kapitalizm) ile üstyapı (İslam) uyumsuzdur. ABD başta olmak üzere küresel güç odakları (Rusya ve Çin gibi diğer devletler yanında ve daha önemlisi çokuluslu tekeller vb.) bu “deneye” bir son verme vakti geldiğini idrak etmiş durumda. Ayakkabı kutuları, komisyonlar, rüşvetler, offshore hesaplar ve Reza Zarrab davası gibi olgular bu yapısal uyumsuzluğun semptomları olarak okunmalıdır.
 
REİS REJİMİ BİR ZORUNLULUK OLARAK ORTAYA ÇIKTI
 
Ama mega-projelerimiz var?
 
Tam da oraya gelecektim. Türkiye ekonomisi artık kendini üç-dört mega proje üzerinden çevirir noktaya geldi dayandı. İnşaat sektörünün TOKİ aşısı ile yaptığı atılımın tarihe karıştığı noktada mega-projeler imdadımıza yetişiyor. Üçüncü havaalanı ile başlayalım. Şu anda dünyanın “bayrak taşıyıcı” tabir edilen havayolları Türkiye’ye uçuşları askıya almış durumda. Bunu bir yana bırakalım, üçüncü havaalanı inşa edildiğinde sanki Yeşilköy ve Sabiha Gökçen alanlarına bu güne kadar inmeyi akıl etmemiş uçaklar mı ortaya çıkacak birden bire? Ya da Kuzey Ormanları’nı talan edip üçüncü köprüyü yaptığınızda o güne kadar Türkiye’ye gelmeyi hiç düşünmemiş kamyonlar ve TIR’lar mı geleceki ülkemize? Çanakkale otobanı ve köprüsünü yaptığınızda Osman Gazi Köprüsü’nü ya da feribotu kullanmayan milyonlarca araç mı yığılacak Boğaz’a? Diyeceğim o ki ekonomi bir şey üretemez halde kendi kendini olduğu yerde çevirip duruyor. Hepsinin de kaynağı, vatandaşın cebi, yani ödemeye zorlandığımız vergilerdir. Adaleti çoktan geçtik ama adında ‘kalkınma’ lafı olan bir parti için vahim bir durum. Sürdürülebilir bir durum da değil, resmen ekonomik krizdir bunun adı.
 
Sözünü ettiğiniz rejimle neler hedefleniyor ve neler aksıyor peki?
 
AKP’nin orijinal programına yukarıda değindim. Sonrasında ‘reis rejimi’ dediğimiz yeni bir programa sarılmak durumunda kaldı. Neoliberal açılıma olabildiğince tam gaz devam; klientalist ağlarla (kamu ihaleleri, vb.) iktidar etrafında olabildiğince geniş bir menfaat çemberi oluşturma; kleptokratik pratiklerle gayrimeşru kazancı toplum nezdinde meşrulaştırma… Bunlar reis rejiminin ekonomik ayaklarıdır. Siyasal olarak ise eğitim sisteminde, medeni hukukta vb. yapılan İslamlaştırma hamleleri yanında daha çok muhalifi hapsetmekten başka çaresi kalmamış bir rejim görüntüsü vermektedir. Seçilmiş temsilcilerin yasa yapma organı olan parlamento giderek işlevini yitirmekte, Roma’nın senatosu gibi Sezar’a biat etme mekanına dönüştürülmektedir. İdeolojik anlamda ise dünyanın yüz çevirdiği bir halifelik, mehdilik, mesihlik vb. iddiası üzerinden toplumu uyutma umudu… Görüldüğü üzere, ‘reis rejimi’ düşünülmüş bir programdan çok bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış durumdadır ve tekrar ediyorum, ne ekonomik, ne siyasal ne de ideolojik anlamda sürdürülebilir değildir. Saray ve çevresi, tükenmişliğinin farkında ama kendini bir bisiklette tahayyül ediyor: Durduğu anda düşeceğini biliyor ve bu nedenle sürekli pedal çeviriyor; her gün başka bir bam telimize basıyor. İktidar böyle besleniyor.
 
 
 
‘KONTROL VE DENGE’ GENEL VE EŞİT OY HAKKI KADAR ÖNEMLİDİR
 
Ama burada da akla öncelikle “neden yıkılmıyor” sorusu geliyor…
 
Bu soruya iki aşamada yanıt vereceğim. Birincisi, siyaset biliminin klasik sorusudur: Bir siyasal iktidar nasıl değişir? Fransa ve kısmen de Almanya’da 19. Yüzyıl bu soruya yanıt arayışı ile geçmiştir. Öncesinde, kıtanın kuzeyinde “toplumsal sözleşme” teorisini oluşturma derdindeki John Locke, siyasal iktidara karşı ayaklanmayı “doğal haklar” arasında sayacak kadar ileri gitmiştir. Bu çerçevede en önemli yanıt tabii ki genel ve eşit oy hakkıdır. Ama referandumda YSK’nın çıkardığı son dakika kararı, böyle bir hakkın varlığını ciddi olarak sorgulamanın yolunu açmış bulunuyor. Yani artık toplumun çoğunluğu nasıl oy kullanırsa kullansın “AKP’nin iktidardan gitmesi ihtimal dışı mıdır” sorusu ciddi bir soru olarak karşımızdadır. Bu bağlamda, yeniden temellere, Hobbes’a, Rousseau’ya, Montesquieu’ye ve Locke’a dönerek yaşadığımız ülkeyi ve zamanı ele almamız gerekir diye düşünüyorum.
 
İkinci yanıt ise “kontrol ve denge” bağlamında. Alexis de Tocqueville yeni oluşmakta olan Amerika’da gözlemlediği önemli bir olguya işaret eder. Bir ülkeyi demokratik kılan eşit ve genel oy hakkı ya da seçim sistemi olduğu kadar o ülkedeki demokratik odakların seçilmiş siyasal iktidar üzerinde oluşturdukları denetimdir. Bunlardan en önemlisi de hukuki denetimdir. Bu nedenle demokrasilerde “hukukun üstünlüğü”nden söz etmek adettendir. Bu fantezi dünyasından ülkemizin gerçeklerine dönersek, yüz yıla yakın tarihimizde TSK’nın bir “kontrol ve denge” mekanizması olarak görev yapmış olduğunu teslim etmek yanlış olmayacaktır. Ergenekon, Balyoz falan derken 15 Temmuz girişimi bu mekanizmaya ölümcül darbeyi vurmuş oldu. Artık “demokrasiye balans ayarı yapıyoruz” deme cüretini gösterecek bir tankçı albayım yok aramızda. Olsaydı da şu an 28 Şubat davasında yargılanıyor olurdu. Bu alaturka kontrol ve denge mekanizması çok matah mıydı? Bu ayrı bir tartışmanın konusu. Ama bunun yerine hukuksal bir denetim mekanizması kuramamış olduğumuz da bir gerçek. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay gibi yüksek yargı kurumları siyasal iktidar tarafından açıkça rehin alınmış durumda. Kısaca, artık saray ve çevresine “haydi artık gidin” diyecek hiçbir şahıs, kurum ya da yapı kalmamış gibi görünüyor.
 
“HOMO SACER” SELAHATTİN DEMİRTAŞ’TIR
 
Ama her siyasal iktidarın son tahlilde bir meşruiyet derdi vardır. Yoksa artık tamamen bunun ötesine mi geçtik?
 
Meşruiyet ihtiyacı ortada. Ve bu, “ortak düşman” sayesinde sağlanıyor. Sur ve Cizre başta olmak üzere birkaç yıldır şahit olduğumuz şiddet, yüz yıl önceki Ermeni Soykırımı’ndan başka hiçbir kıyaslamayı kabul etmeyecek boyutta. Giorgio Agamben’in deyişiyle Kürt, “homo sacer” olarak yeniden kuruluyor. Yani insan ama insanlığından arındırılmış insan ya da işkence yapabileceğiniz, insanlık dışı her türlü muameleyi yapabileceğiniz varlık. Bugün itibarıyla “homo sacer” Selahattin Demirtaş’tır. Etnisiteyi, siyaseti falan bir yana bırakalım ve şunu düşünelim: Bir avukatın savunma hakkını elinden almak nasıl bir cürettir?
 
Agamben, “homo sacer” yaratılışını istisnayı kural haline getirme pratiği olarak gözlemler. Doğrudur. Demirtaş’a, Yüksekdağ’a, Öcalan’a, Cizre’ye, Sur’a kör gözlerle baktıkça onların yaşadıklarını bize yaşatacak bir siyasal iktidarı onaylıyoruz demektir. İşin vahim olan tarafı, bu muameleyi toplumun çoğunluğunun –ki bunlara CHP’liler ve İyi Parti taraftarları dahil – onaylıyor olmasıdır. AKP, yolsuzluk, tecavüz, sahtekarlık gibi alanlarda zayıf düştüğü anda Kürt halkına, siyasal temsilcilerine ya da Suriye’deki Kürt oluşumlarına karşı bir hamle yaparak meşruiyetini sağlamlaştırma gibi basit bir savaş hilesi içindedir. İşin vahim olan tarafı şu ki, muhalefet olarak anacağımız yapılar bu konularda siyasal iktidarla aynı psişik bozukluğu paylaşmaktadır. Ülkede bir iç savaş KHK’sı yürürlüğe geçerken Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ege adalarını fethedeceği tehdidini savuruyor olması başka nasıl izah edilebilir?
 
 
Size sorduğum sorulara verdiğiniz yanıtlarda politika ile psikoloji arasında gel-gitler gözlüyorum. Bunu bilinçli olarak mı yapıyorsunuz yoksa bir kafa karışıklığına mı tekabül ediyor?
 
Şöyle başlayayım ya da en başa döneyim. Her toplumun bir kolektif bilinci, hafızası vb. kadar bir kolektif psişesi de mevcuttur. Türkiye de öyledir. Politik psişenin oluşması için bir politik travma anı gerekir. Türkiye’ninki Osmanlı’nın yıkılış sürecinde ortadan kaldırılma ve Asya’ya sürülme korkusudur. Bu korku, toplum ve devlet olarak paylaşılmış ve dünyanın şahit olduğu en kapsamlı soykırıma yol açmıştır. Türk politik psişesi bu patoloji temelinde oluşmuştur. Osmanlı ya da Cumhuriyet fark etmez, gerek devlet söylemimiz gerekse de eğitim sistemimiz bu patolojinin yeniden üretimi üzerine kuruludur. Biz hiçbir zaman geçmişimizle hesaplaşmadık. Kimin toprağı, mülkü üzerinde oturuyoruz sorusu Türkiye için sorulmaması elzem bir sorudur. Kürt halkıyla barışı da işte bu patolojik bozukluğumuz nedeniyle başaramıyoruz. Kürt açılımı olduğu sırada defalarca, “Türk sorunu”nu çözmek gerekir mealinde konuşmuşluğum, yazmışlığım vardır. Çünkü bir toplumu yüz yıllık psikozundan çıkarmadıkça aynı şeylerin tekrarlanmasından başka bir sonuç kaçınılmazdı. Yüz yıl önce de böyle olmuştu. Önce Ermeni siyasal önderler ve aydınlar tutuklandı. Sonra bütün gayrimüslim halklar yok edildi. İşte bugün Kürt halkıyla barış, bu ülkede demokrasi, adalet vb. kaygılarımız var ise eğer, önce tarihimize dönmemiz gerekiyor. Yoksa elimizdeki en kolay silahtır: Tarihsel patolojiyi devlet “felsefemiz” ve eğitim sistemimiz ile tam yol yeniden üretmeye devam ve gerek olduğunda medya aracılığıyla tetikleyiveririz olur biter. AKP neden düşmüyor sorusunun cevabı işte buradadır.
 
Kaynak: GazeteDuvar

Yorumlar