Güncel Yazılar

Zarrab konuştukça Türkiye batıyor.

26-11-2017
 
22 kasım 2017 
 
Zarrab itirafnamesinin Erdoğan rejiminin IŞİD ile ilişkilerine kadar uzanması korkusu yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor.
 
 
 
Bugünlerde Türkiye’yi yöneten takım tek bir konuya odaklandı. Erdoğan hükümeti ve kalemşörleri, -ki artık dünya medyası bu takıma kısaca Erdoğan rejimi diyor- Reza Zarrab ya da nam-ı diğer Rıza Sarraf’ın bildiklerinin ne kadarını anlattığı üzerine kafa patlatıyor. O ihtimaller üzerinden pozisyon alınıyor. Aslında korkmakta çok da haksız değiller, çünkü son gelen bilgilere göre, “Reza Zarrab ABD’ye karşı” diye anılan davanın sanığı olmaktan çıkarıldı. Bu dava artık “Mehmet Hakan Atilla ABD’ye karşı” diye anılacak. Bu da Zarrab’ın verdiği bilgilerin ABD’nin çıkarlarına önemli ölçüde hizmet ettiği anlamına geliyor.  
 
Reza Zarrab’ın hapishaneden çıkarıldığı ve itirafçı olduğu haberi, Türkiye’nin Başbakanı Binali Yıldırım’ın, Amerika’nın Başkan Yardımcısı Michael Pence tarafından 1 gün eşikte bekletildikten sonra huzuruna çağrıldığı gün medyaya düştü. Günler günleri izledikçe iktidar sahiplerinin de korkusu dağları aşmaya başladı. Zarrab’ın neyi ne kadar bildiği, sadece onların malumuydu. Şimdi kamuoyu da, “Sarraf’ın bilip de anlatmasından bu kadar korkulan şey ne olabilir” sorusuna yanıt arıyor. 17-25 Aralık’taki yolsuzluk tapeleri, “paraların  sıfırlanması”, ayakkabı kutuları, 100 milyonlarca dolarlık “hediyeler”, rüşvet ilişkileri, iktidar çevresinin, ailelerinin ve ortaklarının yönettiği yardım kuruluşlarının nasıl çalıştığı artık Türkiye’de neredeyse herkesin bildiği ve muhaliflerin bile normal saydığı bir konuyken, iktidar neden bu kadar korkuyor bu itiraflardan?
 
Belli ki ABD’nin eline geçen ya da geçmesi olası bilgiler bunun çok ötesinde. Batı merkezli medyada sıklıkla yer alan Türkiye’nin Hamas ya da Müslüman Kardeşler ile ilişkileri bunlardan ilk akla gelen konuların başında geliyor. AKP çevrelerinin kendilerini hazırladıkları en kötü senaryonun ise Erdoğan rejiminin IŞİD ile girdiği kirli ilişkilerin Zarrab’ın anlattıklarından yola çıkılarak ortaya dökülmesi olduğu yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor. İktidarın propaganda günlüğü Yeni Şafak tarafından ABD Başkanlığı’nın IŞİD’le mücadele özel temsilcisi Brett Gurk’un, tehdit edilmesi, ABD’nin “YPG ve PKK ile ilintili olduğu” iddialarını içeren yazıların birbirini izlemesi şimdiden bu suçlamaya karşı önlem alındığı tezini güçlendiriyor. Çünkü böyle bir suçlama, Erdoğan’a ve onun rejimine uluslararası savaş suçları mahkemesi yolunu açabilir. Zarrab’ın itirafnamesi, Erdoğan’ı ve yakın çevresini sanık sandalyesine oturtursa o zaman yapılan telefon, ortam v.s. dinlemeleri yasal kanıt haline gelebilir.
 
Dinlemelerden başlayacak olursak, bugünlerde Erdoğan’dan “Biz Reza’yı evlat bildik bağrımıza bastık, ne istediyse verdik” sözlerini duymamıza ramak kaldı. Çünkü öyle anlaşılıyor ki, MİT de Reza’yı izleyenler ve dinleyenler de, izleyenleri izleyip dinleyenleri dinleyenler de, kısacası istihbarat takımının hepsi ve iktidar çevresi Reza’ya güvenmenin bedelini ödüyor ve ödeyecek. Çünkü, ABD savcılığının Reza Zarrab için hazırladığı ilk iddianamelerinden ortaya çıktığına göre, -bu bilgi hem Reuters haber ajansı hem de dönemin Hürriyet gazetesi Washington Temsilcisi Tolga Tanış tarafından yazıldı- Reza Zarrab’ın babası Hossein Zarrab ya da namıdiğer Hüseyin Sarraf’a Amerikan Hazine Bakanlığı İran yaptırımlarını ihlalden 9.1 milyon dolar ceza kesmiş. Bunun üzerine Hüseyin Sarraf yetkililerle anlaşma yoluna gidip cezasının azaltılmasını sağlamış. Sarraf’ın İran’daki ortağı diye tanınan ve İran’da idam cezası almış Babek Zencani’nin ve hemen ardından da babasının ABD’nin kara listesine alındığını bilen Reza Zarrab’ın ABD’ye elini kolunu sallayarak Disneyland’e tatile gitmesi sadece MİT’e ve onu izleyen her kimse onlara mantıklı gelmiş olsa gerek. İran’a karşı işlenen suçların cezası idam iken ABD ile anlaşmanın bir yolunun bulunabileceği Zarrab için sır olmasa gerek.
 
Biz bu yazı dizimizde, henüz iktidarın borozanı olmadan hemen önce sınırlı da olsa Türkiye medyasından, muhalif medyadan ve dünya medyasından yararlanarak Reza Zarrab dosyasını ayrıntılandıralım istedik. Çünkü, Olay sadece Türkiye-ABD ilişkilerine, AKP yönetimine karşı komplo iddialarına indirgenemeyecek kadar çok yönlü. Yıllar yılı, “Dünya ekonomik krizi bizi teğet geçti” söyleminin, bir iktidarın arkasındaki yolsuzluk ağının, ulusal ve uluslararası politikanın ne kadar kirli yönetildiğinin izleri var bu dosyada. 
 
REZA ZARRAB KİMDİR?
 
Reza Zarrab’ın nerede ve ne zaman doğduğu bilgisi, ancak ABD New York Mahkemesi’ne verdiği kendi ifadesiyle kesinleşti. Bu kayıtlara göre,12 Eylül 1983'te Tebriz'de dünyaya geldi. Bundan sonraki bilgilerin çoğu ise söylenti: Bebek yaştayken ailesi Türkiye’ye yerleşmiş ve Reza Zarrab, ortaokulu Türkiye’de bitirmiş. Bilindiği kadarıyla bundan öte bir eğitimi de yok. Daha sonra ailesi Birleşik Arap Emirlikleri’ne bağlı 7 emirlikten biri olan Dubai'ye taşınmış. Dubai merkezli Nafees Exchange ve Al Salam Center Exchange 1996 yılında Dubai’de Zarrab ailesi tarafından kurulmuş. Reza, küçük yaşına rağmen para piyasası ile böyle tanışmış. Arabesk müziğe meraklı olan Reza, bir yandan da şarkı sözü yazarı olmaya hevesliymiş. 19 yaşındayken bu kez yalnız başına Türkiye’ye gelmiş. Buraya kadarki bilgilerin çoğu kendisinin ya da yakın çevresinin anlatımlarına dayanıyor.
 
Bu noktadan sonrası ise artık medyaya yansıyanlar. Reza Zarrab, Türk medyasının sayfalarına magazin bölümlerinden giriş yaptı. Azerbaycanlı sevgilisi Günel Zeynalova için yazdığı kara sevda şarkıları sayesinde tanındı. Magazin basını ondan Azerbaycanlı söz yazarı ve işadamı diye sözediyordu. 2003 yılında Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan 2005 yılında da İran’da Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra “krizi fırsata çeviren uyanık işadamları” kervanına katıldı. Babası, Hossein Zarrab, Ahmedinejad’ın yakın çevresine girebilen isimlerden birisiydi. Bu sayede Reza da Ahmedinejad ekibiyle iş yapma olanağına sahip oldu.   
 
Doğan Haber Ajansı Sarraf’ın yükselişini henüz haber ajansı sıfatını kaybetmeden yıllar önce şöyle özetlemiş:
 
Türkiye'deki faaliyetlerine 2008 yılında kurduğu Royal Denizcilik A.Ş firması ile başladı. Ardından demir çelik ve inşaat sektöründe yatırımlar yaptı. 2010 yılında kardeşi Mohammed Zarrab ile Royal Holding'i kurdu.
 
Müziğe olan ilgisi sonucu tanıştığı Ebru Gündeş ile 2010 yılında evlendi. Bu evlilikten Alara isimli kızı dünyaya geldi Eşine aldığı hediyeler nedeniyle sık sık magazin basınının gündemindeydi.
 
Altın piyasasında faaliyet gösteren Royal Holding'in alt firması olan Durak Döviz bürosunun sahibi Zarrab, ardından da Safir Altın Ticaret Limited adlı firmayı kurarak altın piyasasındaki faaliyetlerini yürüttü. Safir Altın Ticaret, 2012 yılında Türkiye'nin 12 milyon dolarlık altın ihracatının yüzde 46'sını tek başına gerçekleştirdi.
 
Babası, Ahmedinejad’ın çekirdek ekibinin yakınlarına kadar girebilen Reza da bu yıllarda artık Erdoğan’ın manevi oğlu diye anılmaya başlandı. Her ne kadar hangi yıl olduğu bilgisine ulaşılmasa da önce kendisi Türk vatandaşlığı ile ödüllendirildi ve Rıza Sarraf adını aldı. Yeni soyadını da vatandaşlığını da babası ve kardeşiyle paylaştı.
 
Reza Zarrab’ın babası Hossein Zarrab ve ağabeyi Mohammad Zarrab, 24 Nisan 2013′te Türk vatandaşlığı için başvuruda bulundu. Tebriz doğumlu baba Zarrab ve Tahran doğumlu ağabey Zarrab, dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in teklifi, Bakanlar Kurulu’nun 22.07.2013 tarih ve 2013/5441 sayılı kararı ile Türk vatandaşlığına kabul edildi. Babası Hüseyin Sarraf, kardeşi Muhammed de Can Sarraf adını aldı.  
 
Kanlıca’da yaklaşık 26 milyon değerinde ikiz yalı, Sapphire’de yaklaşık 4 milyon liralık daire, 1 milyon 850 bin liralık yazlık, Dubai’de bir ev, şarkıcı eşi Ebru Gündeş için aldığı hediyelerden sadece bazılarıydı. Zarrab’ın pahalı araba koleksiyonu, orijinal tablolara ödediği rakamlar, Gündeş’in bazı konserlerine özel bir jetle gittiği de magazin basınına düşen haberler arasındaydı.  
 
Bu “başarılı işadamı” profilini şimdi davalar, yakalamalar, kaçakçılık iddialarıyla kirletmeyelim. Onu biraz ileriye bırakıp, Zarrab’ın patronu, iş ya da suç ortağı diye bilinen Babek Zencani’yi, Zarrab’ın “Reis”ini tanıyalım biraz da.
 
BABEK ZENCANİ KİMDİR
 
Zencani’nin geçmişine ilişkin bilgiler de oldukça sınırlı. Morteza Babek Zencani’nin bazı kaynaklara göre 12 Mart 1974’te bazı kaynaklara göre de 1976’da Tahran’da doğduğu söyleniyor. Onun da son derece çarpıcı, krizle büyüyen işadamı profili var. Askerliğini yaparken dönemin Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani'nin birliğini ziyareti sırasında hayatının değiştiği kendisi ya da yakın çevresi tarafından efsane şeklinde anlatılıyor. Ardından  Zencani, dönemin Merkez Bankası müdürü Mohsen Nourbakhsh'ın makam şoförü oluyor. Yaptırımlar yüzünden İran Merkez Bankası'nın piyasalara sürdüğü milyonlarca dolar Zencani üzerinden pompalanıyor. Binde bir komisyonla çalışan Zencani, günde 17 bin dolar kazanmaya başlıyor. O arada Türkiye'ye koyun postu satmaya başladığı, iflas edince de tutuklanıp hapse atıldığı bilgileri Türk medyasında yer alsa da bu iddiaların dayandığı kaynak bilinmiyor. Cezaevinden çıktıktan sonra da Türkiye’ye gelip Ege Üniversitesi’nde Kriz Yönetimi üzerine üniversite eğitimi aldığı iddia ediliyor. Ancak Ege Üniversitesi’nin lisans düzeyinde böyle bir eğitim programı yok. Diploma olmadan üniversite bitirdiğini söylemek Türkiye’de normal sayıldığından kimse araştırma gereği duymamış,  Zencani de kendisini anlatırken böyle bir yola başvurmuş.
 
Zencani hakkında kesin olarak bilinen ise onun zenginliği. 3 yıl içinde İran bankalarına ait 17 milyar doları binde 7 komisyonla yurt dışına çıkardığı ve kişisel servetinin 13.5 milyar dolara ulaştığını kendisi övünerek anlatıyor. New York Times gazetesine göre, Zencani İran Petrol Bakanlığı, Devrim Muhafızları ve Merkez Bankası'nın para deposu idi. İran'a yönelik ambargoyu delen adamdı. Bu “gizemli milyarder” İran’da bakanlar kurulu toplantısına bile katılıyor, İran'ın petrol bakanı ile direkt görüşmeler yapabiliyordu.
 
Birleşik Arap Emirlikleri’nde Sorinet Group adlı şirketin sahibi olan Zencani Türkiye’de Kont Kozmetik adlı bir şirketin sahibi olarak görünüyordu. Bir ayağı İstanbul’da olan Zencani’nin iş yaptığı ülkeler arasında Malezya da önemli bir yer tutuyordu.
 
İRAN, AHMEDİNEJAD VE AMBARGOLAR DÖNEMİ
 
İran, 1979’da “İran İslam Devrimi” ile birlikte başta Tahran’da ABD’li diplomatların rehin olarak alınması gibi gerekçeler olmak üzere çeşitli kereler ABD’nin ve Batı’nın ambargosuyla karşı karşıya kaldı. Mahmud Ahmedinejad’ın 2005 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesi ise Batı ile İran ilişkilerini sertleştirdi. Batı karşıtı diye tanımlanan Ahmedinejad, İran’ın uranyum zenginleştirme programına devam edeceğini ilan etti. Bunun üzerine başta ABD olmak üzere, dünyanın büyük bölümünün İran’a yönelik yaptırımları giderek sertleşti. 2010 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, İran'a yaptırım öngören yeni bir paketi kabul etti. Oylamada Türkiye ve Brezilya "hayır" oyu kullandı, Lübnan çekimser kaldı.
 
Yaptırımlar nedeniyle İran, dünya piyasalarına petrol ve doğalgaz ihraç edemez hale geldi. İthalat da yapamayan ülkede teknolji giderek eskidi. İran artık ham petrolünü bile işleyemez haldeydi. Dünyada petrol piyasası büyük ölçüde Dolar’a bağımlıydı. İran’ın ise Dolar’a ulaşımı giderek zorlaştı. Önce, bazı ülkelere yaptığı ihracat karşılığında altın alabiliyordu. 2012 yılının ardından ABD yaptırımları arttırınca bu imkan da İran’ın elinden alındı.
 
İşte, Reza Zarrab ve Babek Zencani’yi dünyanın sayılı zenginleri arasına sokan, Türkiye’yi altına boğan bu gelişmelerin gerisinde yatan İran’ın düştüğü bu kriz ortamıydı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 
 
İslamın evlatları ve Türkiye İran’ın hizmetinde
 
24 kasım 2017
İran’a yönelik ambargonun delinmesi için kurulmuş bir ağdan sözediyoruz; karşımıza önce Babek Zencani, Reza Zarrab gibi isimler, ardından onlara yardım eden, siyasiler ve devletler çıkıyor.
 
 
 
Zarrab dosyasının hem anlaşılması hem de anlatılması en zor bölümündeyiz. O nedenle işin başından yani ambargo kavramından yola çıkmak belki işimizi kolaylaştırır.
 
Avrupa Birliği Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü tarafından 2015 yılında hazırlanan bir raporda ambargo konusu ayrıntılarıyla anlatılıyor. Özellikle de son yıllarda Batı ülkelerinin askeri güç kullanmayacakları ya da kullanamayacakları durumlarda ambargoya başvurdukları söyleniyor. Ambargonun, önemli bir güvenlik politikası haline geldiğinin de altı çiziliyor. Ambargoyu en çok uygulayan ülkelerin başında Amerika geliyor, Avrupa Birliği de onu izliyor. Batılı güçlerin ambargo uygulamaları çoklukla BM tarafından da destekleniyor. Aslında ambargo, uluslararası politika açısından bakıldığında genellikle bir ülkeye açılan ekonomik savaş anlamı taşıyor. Dolayısıyla topyekûn bir devleti ve elbetteki o devlet sınırları içerisinde yaşayan halkı ya da halkları hedef alıyor. Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün raporu da bu temel üzerine kurulu. Raporda, ambargoların etkisinin genellikle istenenden ya da hedeflenenden az olduğuna vurgu yapılıyor. Örneğin Irak’ta da İran’da da ambargolar nedeniyle gıdaya ve tıbbi malzemeye ulaşımın güçlüğü yüzünden meydana gelen toplu ölümleri sanırım bu noktada hatırlamakta yarar var. Bunların yanı sıra ambargoların ekonomik olarak en önemli etkilerinden birisinin de karaborsa marketleri yaratması. Raporda, İran meselesi de bu açıdan ayrıntılarıyle ele alınıyor ve Babek Zencani’nin bu karaborsa marketten yararlanıp nasıl servetine servet kattığı örnek olay olarak anılıyor.
 
İran’a yönelik ambargo ve bu ambargodan kimlerin nasıl yararlandığı, ABD merkezli bir düşünce kuruluşu olan ve ‘Neo-con ’lara yakınlığıyla  Bilinen Demokrasiyi Savunma Vakfı (Foundation for Defense of Democracies) tarafından da neredeyse adım adım izleniyor. ABD’nin İran’la vardığı nükleer anlaşmaya karşı görüşleriyle bilinen bu vakfın hazırladığı raporlar özellikle de Cumhuriyetçi Parti tarafından son derece ciddiye alınıyor. Bu kurumun uzmanlarının 2013 yılında hazırladıkları “Golden Loophole – Altın Kaçağı” raporu İran’a yönelik ambargonun nasıl delindiğini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.  
 
Türkiye’de iktidar çevreleri ya da kendisini ulusalcı diye tanımlayan kesimler tam da bunu söylüyor, “Bu raporlar Amerika’nın ya da Batılı ülkelerin çıkarlarını gözetmek için hazırlandı” diyorlar. Bu sözler, kulağa eğer olaya sadece bu kadarla bakarsak çok da haksız değilmiş gibi geliyor, eğer ambargonun delinmesi için oluşturulan organize suç örgütlerini saymazsak tabii. Öyle büyük rakamlardan ve öylesine geniş bir ağdan sözediyoruz ki, işte bu noktada karşımıza önce Babek Zencani, Reza Zarrab gibi isimler, ardından da onlara yardım eden güvenlik görevlileri, siyasiler ya da kısaca devletler çıkıyor. “Olsun, kazanıyorsa benim devletim, benim partim, benim ideolojim kazanıyor” diyenlere de; rüşvet, kara para, usulsüz kazançların, komisyonların devlet kasasında değil ayakkabı kutularında tutulduğunu, bazı kişilere saat, bazılarına da jet olarak döndüğünü bazılarının o paraları “sıfırlamak” için çektiği çileleri şimdilik hatırlatmakla yetinelim.
 
Bir de ambargoyu delmek için oluşturulan bu organize yapıların terörist örgütler listesindeki örgütlerle işbirliği yaptıkları iddiasının da ciddiyetle araştırıldığının altını çizelim. Örneğin ABD Maliye Bakanlığı’nın sitesine girip İran’a yönelik ambargonun delinmesi konusunu araştırdığınızda bu yapıların El Kaide ile ilişkileri üzerinde de durulduğu bir sır değil.
 
 
 
EKONOMİK BESİÇ ZENCANİ
 
Artık Babek Zencani ve Reza Zarrab’dan yola çıkıp, açık istihbarat kaynakları dediğimiz, medya haberleri, raporlar, mahkeme tutanakları gibi belgelere dayanarak bu ambargo delme olayının nasıl gerçekleştiğine bakalım.
 
İlk bölümde İran’a yönelik ambargolardan sözetmiştik, bizi ilgilendiren son dönem, yani 2005’ten sonraki ambargo dönemi. Keskin bir Batı karşıtı diye bilinen Mahmud Ahmedinejad, 2005’te cumhurbaşkanı olunca, İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmalarından vazgeçmeyeceğini açıkladı. Yani, başta İsrail olmak üzere bazı ülkelerin kâbusu gerçekleşebilir nükleer silah sahibi olan ülkeler kervanına bir gün İran da katılabilirdi.  Bunun üzerine ABD, ambargoları sertleştirdi ardından da Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler, İran’a ambargo uygulamaya başladı. İran yönetiminin BM Güvenlik Konseyi’nin 5 üye ülkesi ve Almanya’nın da dahil olduğu, 5+1 diye tanınan ülkelerle imzaladığı anlaşmaya kadar da ambargolar resmen sürdü. Ancak, 2013 yılında Ahmedinejad’ın koltuğunu reformcu diye bilinen Hasan Ruhani’ye devretmesi üzerine bu ağır ambargo dönemine ilişkin dosyalar da kamuoyunun önüne dökülmeye başladı.
 
Ortaya çıkan tabloya göre, İran, dünyanın en büyük ham petrol üreticilerinden birisiyken ambargo nedeniyle petrolünü uluslararası piyasaya süremiyordu. Bu nedenle ilk bulunan yöntem, İran’ın ham petrolünün tankerler yoluyla bu ambargoyu delmeye gönüllü komşu ülkelere yollanması oldu. Buralarda diğer ülkelerden alınan ham petrolle karıştırılıp rafine edildi ve uluslararası piyasaya sürüldü. Karşılığı da önce altın ya da mal olarak İran’a yollandı. Petrol için izlenen bu yol daha sonra doğalgaz için de kullanıldı. Bir süre sonra ticaret hacmi öylesine arttı ki, dikkat çekmeye başladı. O nedenle altın ticareti Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden yapılmaya başlandı. Yani Altın önce kuryeler aracılığıyla Türkiye’den Birleşik Arap Emirlikleri’ne gidiyor oradan da altın ya da döviz olarak gemilerle İran’a taşınıyordu. Demokrasiyi Savunma Vakfı’nın “Altın Kaçağı” raporunda bu ticaret, şöyle anlatılıyor: “Türkler, 2012 Mart’ından 2013 Temmuz’una kadar yani 16 aylık bir periyodda Tahran’a direkt olarak ya da Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden 13 milyar dolar tutarında altın ihraç ettiler. Karşılığında da İran’dan petrol ya da doğal gaz aldılar.”
 
Yine aynı rapora göre, bir süre sonra Türkiye’nin Halk Bankası da bu ticarette devreye giriyor. İran’dan özel kişiler üzerinden alınan petrol ve doğal gazın karşılığı bu kişiler adına Halk Bankası’nda açılan hesaplara Türk Lirası olarak yatırılıyor. Halk Bankası da lirayı altına çevirerek yine aynı kişilere ödeme yapıyor.
 
Bu kadar büyük bir ticareti sürdürmek için ilk gereken bu riskli işi yapmaya gönüllü işadamları ve aracılardı. Ardından da kuryeler ve taşıma şirketleriydi. İlk bölümde Babek Zencani ile en azından tanışmıştık. Kendisini, “ekonomik Besiç” (İran Devrim Muhafızları Ordusu'nun bir alt kolu olarak çalışan gönüllü gençlerin organizasyonu) diye tanımlayan Zencani, ambargonun delinmesi operasyonunda en önemli rol üstlenen isimlerden birisi haline geldi.
 
Siyaset Bilimcisi Dr Manuele Ottolenghi, Demokrasiyi Savunma Vakfı’nda uzman olarak çalışan isimlerden birisi. Amerikan kongresi için çifte vatandaşlık ve suç bağlantıları üzerine 2016 tarihinde yazdığı bir raporda Babek Zencani ve onun ortağı Mehdi Şemszade’ye de yer ayırmış.
 
Ottolenghi’nin bu raporunda Babek Zencani’nin aynı zamanda Danimarka vatandaşı olduğu bilgisi yer alıyor. Kudüs merkezli Quds gazetesi de Zencani’nin Danimarka pasaportunun örneğine yer vermiş. Bazı kaynaklar onun 1976 yılında doğduğunu söylese de bu pasaportunda Zencani’nin doğum tarihi 12 Mart 1974 olarak yer almış.
 
 
 
 
 
MEHDİ ŞEMS ONUR AİR’İ ZENCANİ İÇİN ALDI
 
Rapordaki bir başka isim de Zencani’nin iş ortağı ya da vekili diye bilinen Mehdi Şemszade. Şemszade, 2005 yılında kısa adı IRISL olan “Islamic Republic of Iran’s Shipping Lines” isimli şirketin İngiltere temsilcisi olarak Londra’ya taşınmış. Bu şirket Amerikan hazinesi tarafından İran Silahlı Savunma Bakanlığı’na askeri malzeme taşıdığı gerekçesiyle kara listeye alınmış. Şirket kara listeye alınmadan hemen önce Şemszade bu şirketten ayrılıp kendisine Global Yatırım Holding adı ile bir şirket kurmuş. Şemszade, 2010 yılında Mehdi Şems adını Alarak Britanya vatandaşı olmuş. Şimdi tam Zencani’yi tanımaya çalışırken bu Şems nereden çıktı diyeceksiniz. Ama Şems, bu dosyada önemli isimlerden birisi. Çünkü İstanbul merkezli Onur Havayolları’nı Babek Zencani adına satın alan kişi. İran’da Zencani’nin idam cezası aldığı davada da onunla birlikte yargılandı. Şems’in yaşı, dizide adı geçen diğer isimlerden biraz büyük; 04.06.1967 doğumlu. Şimdi Şems’i de kısaca tanıdıktan sonra biz yeniden Zencani’ye dönelim. 
 
2010 yılına kadar neredeyse adı bile bilinmeyen Zencani, 3 yıldan az bir sürede dev bir holding sahibi bir finans imparatoruna dönüştü.  İlk olarak Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’de küçük bir banka kurarak işe başladı. Bu banka aracılığıyla İran’ın para trafiğini buradan yönettiği iddia edildi. Zencani, Duşanbe ile ilişkilerini hiç kesmedi. Duşanbe’deki Ulusoy Holding ile ortaklaşa yaptığı Asya Ekspres Şehirlerarası Otobüs terminalinin açılışını Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahman ile birlikte 2013 yılı haziran ayında yaptı. Gazetecilerden genellikle uzak duran Zencani, ender söyleşilerinden birini BBC Farsça Servisi’nden Fardad Farahzad ile o gün, otobüs garajında yaptı.
 
İlk olarak 2012 yılı Aralık ayında AB tarafından yasaklılar listesine alındı. Bu karardan 1 yıl kadar sonra 4 Kasım 2013’te de ABD Hazine Bakanlığı’nca İran ambargosunu deldiği için her tür ticari faaliyeti yasaklandı. Bakanlığın internetten kolayca ulaşılabilen yasak kararında, Zencani’nin faaliyetlerine ayrıntısıyla yer verilmiş.  Buna göre Zencani, İran İslam Cumhuriyeti’nin temel direği sayılan ve nükleer faaliyetlerin ardındaki itici güç diye nitelenen Devrim Muhafızları ile İran rejiminin parasını aklamak ve İran’a yönelik ambargoyu delmekle suçlanıyor. Zencani’ye ait başta Dubai Merkezli Sorinet Holding ve bağlı şirketleri, Malezya merkezli First Islamıc Invest Bank, Türkiye merkezli Kont Kozmetik ile Tacikistan merkezli Kont Yatırım Bankası olmak üzere adına kayıtlı bütün şirketleri yasak kapsamına alınıyor.
 
Zencani’nin 2010-2013 döneminde İran bankalarına ait 17 milyar doları binde 7 komisyonla yurt dışına çıkardığı iddia ediliyor. Kişisel servetinin 13.5 milyar dolara ulaştığını ise kendisi açıklıyor. Onur Hava Yolları’nın perde arkasındaki sahibi olduğu sonradan kesinleşti. Gizemli 'Bay Z' olarak da adlandırılan Zencani'nin ayrıca 'Rah Ahan' adında bir de futbol kulübü vardı.
 
 
 
REZA ZARRAB İÇİN YASA DEĞİŞTİ
 
Şimdi artık biraz da Reza Zarrab’ın faaliyetlerine bakalım. Çünkü ilk bölümde onu başarılı bir altın taciri, işadamı ve arabesk söz yazarı olarak tanımıştık. Bundan sonraki bilgilerin önemli bölümü Erdoğan rejiminin henüz Türk medyasına tam hakim olamadığı günlerdeki bilgilere dayanıyor. Çünkü Babek Zencani uluslararası medyanın ilgi gösterdiği bir isimken o yıllarda henüz dünyanın ilgisi Zarrab’a pek yönelmemiş.
 
Reza Zarrab’ın adını magazin basınını izlemeyip polisiyeye meraklı olanlar ilk kez, 2011 yılı Nisan ayında duydular. Zarrab’ın şoförü olduğu söylenen Turgut Happani, Türkiye’den Rusya’ya bavullarla 150 milyon dolar taşırken gözaltına alınan 14 kişiden birisiydi. Happani’nin Facebook’taki sayfasında da dolar balyalarıyla çektirdiği fotoğrafları vardı. Zarrab, Happani’yi tanıdığını reddetmedi ama onun hiçbir zaman şoförlüğünü yapmadığını söyledi. Hatta söz konusu iddiayı haber yapan basın kuruluşlarına maddi ve manevi tazminat davası açtı. Happani, Ticaret Sicil Gazetesi’nin kayıtlarına göre 25 Ocak 2008’de kurulan Sarraf Royal Denizcilik şirketinin yüzde 25 ortağıydı.
 
Bir başka gün, Atatürk Havalimanı’ndan Dubai’ye giden bir uçakta 30 milyon lira değerinde 320 külçe altın bulundu. Reza Zarrab altının kendisine ait olduğunu söyleyip beyannamesini ve ihraç iznini gösterdi. Altın bir gün sonra Dubai’ye gönderildi.
 
Taraf gazetesinin haberine göre; 1 Ocak 2013 tarihinde ULS havayollarına ait uçakta 1.5 ton altın yakalandı. Altın, Gana’da bulunan Omanye Gold Mining LTD. şirketi tarafından yollanmıştı. 500 kilogramlık kısmı Sabiha Gökçen Havalimanı’ndaki Duru Döviz ve Kıymetli Madenler Şirketi’ne, geri kalanının ise İran’da bulunan Sorinet Holding isimli şirkete gönderileceği ifade edildi. Ancak kargonun Türkiye’ye girişi için gerekli hiçbir evrak ibraz edilemedi. Bunun üzerine uçağa el konularak gümrük yetkililerince mühürlendi.
 
18 gün sonra, evraklarda kargonun alıcı adresi Dubai, içeriği de doğal taş olarak değiştirildi ve uçak 18 Ocak Günü hiçbir adli işlem yapılmadan Dubai’ye hareket etti. Altınları bulan ve tutanakta imzası olan 18 kişi hakkında ‘görevi kötüye kullanmak’tan idari ve adli soruşturma başlatıldı.
 
ABD Newyork Başsavcılığı, Reza Zarrab’ın her ne kadar kime yazıldığı açıklanmasa da İran İslam rejimine ve dini lider Ali Hamaney’e övgüler düzen bir mektubunu iddianameye koydu. Bu mektupta Zarrab şöyle diyordu:
 
 “Yaptırımların çoğaltılacağı ve yoğunlaştırılacağına yönelik trend artık bir sır değil. İran’ın bilge liderinin de açıkladığı gibi, bu yıl bir ekonomik cihad yılı da olacağından, yarım yüzyıllık bir döviz alım-satımı tecrübesine sahip Zarrab ailesi, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve Azerbaycan’da şubeler açarak, yaptırımlara karşı mali ve döviz politikalarında her türlü işbirliğinin bir ahlaki görev olduğuna inanmaktadır.”
 
İslamcı İran’ın gayretli çocuklarının işbirliği ve çabalarının, sevgili ulusumuzun tüm uluslararası ve mali alanlarda yükselmesini ve gelişmesini sağlamasını umut ediyoruz.”
 
“Ekonomik Besiç” Babek Zencani ve ortağı, İran rejiminin gayretli evlatları çalışıyordu. Türkiye’yi yönetenler onların bu gayretlerini görmezden gelmedi.
 
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 28 Mart 2013’te kabul ettiği ve 11 Nisan 2013’te de Resmi Gazete’de yayımlanan 5607 sayılı yasada yapılan düzenleme ile altın kaçakçılığının, para ve hapis olan cezasını sadece para cezasına çevirdi
 
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 
Sanık artık Zarrab değil Türkiye!
 
26 kasım 2017 
 
AKP rejimi, uluslararası arenada kurduğu kirli para ağı ve pazarlıklarla 15 yıldır iktidarda kalmayı başardı ama bütün bir ülkeyi uçuruma sürükledi.
 
 
 
Bu noktaya kadar en yalın haliyle İran’a yönelik ambargo sayesinde nasıl bir organizasyon oluştuğunu, bu organizasyonda rol alan ve bugün sanık sandalyesinde oturan bazı isimleri tanımaya çalıştık.
 
Türkiye ve hatta dünya kamuoyu, İran’a yönelik ambargonun hangi yollarla nasıl delindiğini 17-25 Aralık operasyonu diye adlandırılan operasyonla duydu. Neydi bu olay kısa bir hatırlatma:
 
17 Aralık 2013 tarihinde dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler'in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, Reza Zarrab, iş adamı Ali Ağaoğlu ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir'in de aralarında yer aldığı 89 kişi ‘rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık' gibi suçlamalar yöneltilerek gözaltına alındı. Bu arada Türkiye’yi sarsması beklenen ve aralarında o dönem Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen “paraları sıfırla” dediği ses kaydı da olan çok sayıda tape günler boyu internette dolaştı. Oğulları tutuklanan Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ile İçişleri Bakanı Muammer Güler, bakanlıktan istifa etti. 17 Aralık tapelerinde “Bakara makara” sözleriyle Bakara suresini alay konusu yaptığı iddia edilen Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış görevinden alındı.
 
Bu olay üzerine AKP hükümeti hızla karşı atağa geçti. “Bugüne dek ne istedi de vermedim dediği” Fethullah Gülen cemaatini, “FETÖ –yani Fethullah Terör Örgütü” diye niteledi. Operasyonu, AKP iktidarına ve kendisine yönelik bir darbe girişimi olarak değerlendirdi. (Erdoğan, seçmenini darbe girişimi iddiasına inandırmış olacak ki, partisi AKP, bu operasyonun sadece 3 ay sonrasında yapılan Mart 2014 seçimlerinden yüzde 45’in üzerinde oy oranıyla birinci parti olarak çıktı.) Gözaltına alınanlardan aralarında Zarrab’ın da bulunduğu 24 kişi tutuklandı, 28 Şubat 2014'te de hepsi serbest kaldı. Birbiri ardından yapılan yasal düzenlemelerle soruşturma kapatıldı. Operasyonu yöneten savcılar ve polislerin çoğu açığa alındı, haklarında yakalama emri çıkarıldı.
 
Tam da bu sırada, 30 Aralık 2013 tarihinde, Reza Zarrab’ın patronu olarak bilinen Babek Zencani’nin de İran’da tutuklanıp başkent Tahran’daki Evin Hapishanesi’ne sevkedildiği haberi duyuldu. Bu durumda o da tam 17 Aralık operasyonunun olduğu günlerde gözaltına alınmış olmalıydı. 2013 yılı Ağustos’unda Ahmedinejad’dan cumhurbaşkanlığını devralan ve ABD ile iş birliğine sıcak yaklaşan Hasan Ruhani de muhtemelen İran’daki operasyon için aynı anda düğmeye basmıştı.
 
TAHRAN DA DÜĞMEYE BASTI
 
İran’daki soruşturmanın akıbeti, Türkiye’dekine benzemedi. Geçen bölümde tanıştığımız ve Zencani adına Onur Havayolları’nı satın aldığı iddia edilen Mehdi Şems ve H. F. H. (Adı kayıtlarda böyle geçiyor) ile birlikte yargılandılar. Zencani ve diğer 2 sanık, 3 milyar dolar dolayında devletin petrol gelirini zimmete geçirmekten 6 Mart 2016 tarihinde idam cezasına çarptırıldı. O tarihlerde neredeyse tamamen denetim altına alınan, hapsedilen gazeteciler ve yayın yasaklarıyla dünyanın basın özgürlüğünde en geri sıralara düşen Türkiye’de medya, bu davaya pek ilgi göstermedi, birkaç gazetede sıradan bir haber olarak verildi. Zencani’nin itirafnamesini Nokta Dergisi yayınladı. Zencani’nin duruşmada verdiği bilgiye göre, bazen günde 2 milyon varil (yaklaşık 150 milyon dolarlık) petrol satıldığı olmuştu, 170 milyar dolarlık kara para aklanmıştı. Türkiye’de dağıttığı rüşveti de 8,5 milyar dolar olarak açıkladı. Geçen bölümde sözünü ettiğimiz, Türkiye’de yakalanan ve daha sonra bir işlem yapılmadan yollanmasına izin verilen 1.5 ton altının kendisine ait olduğunu da kabul etti. Böylelikle Zarrab – Zencani ilişkisi resmen kanıtlandı.
 
Nokta Dergisi, başka bir kapağı (Erdoğan’ı ölen askerlerin önünde selfie çekerken göstermişti) nedeniyle 2016 yılında OHAL kararıyla kapandı. Eski sayılarına ulaşmak pek kolay değil. Ancak o haberi Cumhuriyet Gazetesi de yayınladı. Hem Nokta’da hem de Cumhuriyet’te baskılara rağmen gazetecilik yapan arkadaşlarımızı da bu yolla selamlayalım. Habere mutlaka göz atmanızı öneririm. Hem trafik hem de ilişkiler ayrıntılarıyla anlatılıyor.
 
Zencani’nin idam cezası (6 Mart) almasından hemen sonra İran asıllı, Türkiye ve Makedonya vatandaşı (Azerbaycan vatandaşı olduğu da iddia ediliyor) Reza Zarrab, Türkiye’den ailesiyle birlikte Disneyland’a tatil için gittiğini söylediği ABD’nin Miami havaalanında 19 Mart Cumartesi günü yakalandı. 22 Mart Pazartesi günü de tutuklandı. Geçtiğimiz bölümde araştırmalarıyla isminden ve raporlarından söz ettiğimiz Demokrasiyi Savunma Vakfı uzmanlarından Emanule Ottolenghi, birkaç yazısında ısrarla Zarrab’ın ABD’ye gitmeden önce mal varlığını devrettiğini yazıyor. Bu konuda Türkiye’de de benzer iddiaları çok sayıda isim dile getirdi. Reza Zarrab’ın İran’da idam edilmektense ABD’ye gitmeyi tercih etmiş olabileceğini ilk bölümde zaten söylemiştik.
 
ESKİ BAKAN DA YARGILANIYOR
 
Bundan sonrası, aslında Türkiye kamuoyunun da yakından izlediği bir süreç olarak gelişti. Zarrab davası Newyork’a taşındı. Daha sonra Trump tarafından görevden alınan davanın ilk savcısı Preet Bharara, Türkiye’de bu konuyla ilgili hemen herkesin yakından tanıdığı bir isim oldu. Zarrab, kendisine dünyanın en pahalı avukatlarından oluşan bir savunma ekibi kurdu. Ekibe sonradan Trump’a yakınlığıyla bilinen New York Eski Belediye Başkanı Rudolph Giuliani ile ABD’nin eski adalet Bakanı Michael Mukasey de avukat olarak katıldı. Bu isimlerin Türkiye’ye gelerek Erdoğan’la görüştüğü biliniyor ancak avukatlık paralarının Zarrab tarafından mı yoksa Türkiye tarafından mı ödendiği yani kısacası Zarrab’ın mı Türkiye’nin mi avukatlığını yaptıkları hala tartışmalı bir konu.
 
Kesin olan ise Zarrab’ın New York'ta yargılandığı davada savcılıkla iş birliği yaptığı ve bunun karşılığında da adının sanık listesinden çıkarıldığı. Hatta ünlü avukatı Benjamin Brafman’ın elindeki bütün dosyaları teslim edip şimdi de Hollywood'daki cinsel taciz skandalının hedefindeki ünlü yapımcı Harvey Weinstein ile anlaştığı haberi bile yapıldı.
 
ABD’ye neden gittiği hala bilinmeyen Halkbankası Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın bu davanın baş sanığı konumuna geçmesi de zaten Reza Zarrab’ın davadan düşürüldüğü anlamına geliyor. Davanın ayrıntılarına girmeye kalkarsak bu dizi “72 kısım tekmili birden” dizilerine dönüşecek. Yalnız Reza Zarrab’ın davadan ayrılmadan önceki son iddianameye Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Halk Bankası Eski Genel Müdürü Süleyman Aslan ile Zarrab’ın kardeşi Muhammed Zarrab (Can Sarraf) ve iş ortağı Abdullah Happani’nin de (Bu isimlerle dizinin 1 ve 2. bölümlerinde tanışmıştık) eklendiğini hatırlatalım. O iddianamede özetle yöneltilen suçlama şuydu: 10 milyonlarca dolarlık rüşvet mekanizması yoluyla ABD’nin finans sitemi kullanılarak yüzlerce milyon dolarlık para aklandı. Bu paraların bir bölümü, açıkça terörizmi desteklemek için kullanıldı. Bunların arasında İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun adı geçiyor. İran merkezli Mahan Havayolları’nın adı geçiyor. Bu havayolunun Hizbullah’a eleman taşıdığı söyleniyor. Davanın diğer sanıkları, onlara yöneltilen suçlamaların ayrıntıları ve davanın bütün boyutları BBC Türkçe Servisi’nin hazırladığı bu haberden okunabilir.
 
Eylül ayında hazırlanan iddianamenin İngilizce orijinaline de bu linkten ulaşılabilir.
 
İddianamede, adı açıklanmayan ama kaydedilen konuşmalarda dinlemeye takılan ve 1 numara, 2 numara... diye anılan isimler, şimdilik spekülasyon dışında bizim için de sır. Dava ile ilgili olarak şunu da eklemekte yarar var. Donald Trump’ın göreve başladığındaki ilk ekibi içerisinde Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak yer alan ancak Rusya ile ilişkilerine ek olarak Türkiye ile girdiği ve devletin ilgili birimlerine bilgi vermediği lobicilik faaliyetleri konusu nedeniyle istifa etmek zorunda kalan Michael Flynn hakkındaki soruşturma da davaya yeni bir boyut katabilir. Flynn’in özel yetkili savcı Robert Mueller ile işbirliği yapmaya karar verdiği haberleri, bugünlerde ABD medyasına düştü. Ulusal Güvenlik Danışmanı iken Michael Flynn'in, Fethullah Gülen'in kaçırılıp Türkiye'ye getirilmesi ile Zarrab davasının düşürülmesi için Türkiye'den 15 milyon dolar alıp almadığı konusunun da soruşturma kapsamına alındığı yazılıyor.
 
TERÖR ÖRGÜTLERİNE DESTEK
 
Çoğu AB’nin ve bazı diğer bazı ülkelerin de terör listelerinde adı geçen, ABD’nin terör örgütü saydığı başta İslam Devrimi Muhafızları Ordusu, Hizbullah, El Kaide gibi örgütlenmelere destek sağlandığı iddianamede ve örneğin Zencani hakkındaki ambargo kararında geçiyor. Türkiye’yi asıl zor durumda bırakacak iddia da bu. Çünkü dinlemelerin boyutunun nereye kadar ulaştığı henüz bilinmiyor.
 
Bu iddiaların kaynaklarına biraz da uluslararası ilişkiler ve Türkiye’deki yansımaları açısından bakmakta yarar var. O nedenle dava boyutunu bir yana bırakıp biz yeniden biraz gerilere dönelim. Türkiye’nin Obama yönetimi ile ilişkilerinin en iyi olduğu günlere gidelim.
 
ABD’nin Obama yönetiminin Ortadoğu’da Türkiye’ye önemli bir rol biçtiği hatta ılımlı İslam modelinin Türkiye’de uygulanmaya çalışıldığı resmen açıklanmasa da artık sır değil. O açıdan 17 Mayıs 2010 tarihinde Brezilya, Türkiye ve İran arasında imzalanan Tahran protokolü, aslında bu projenin önemli bir temel taşıydı. Tahran protokolünün, “Nükleer iş birliğini kolaylaştırmak üzere, İran İslam Cumhuriyeti 1200 kg düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumun Türkiye’de muhafazası konusunda mutabıktır. Türkiye’de olduğu süre zarfında söz konusu düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum İran’a ait olmaya devam edecektir” maddesi de en önemli maddesiydi. Yani İran’ın nükleer silah üretiminin önüne geçebilmek için Türkiye’ye bir misyon yüklenmişti. Brezilya da muhtemelen gözlemci ya da garantör olarak protokole katıldı, çünkü protokol, iyi niyet bildirmesinin dışında Brezilya’ya ciddi bir yükümlülük getirmiyordu.
 
İşte ne olduysa bu arada oldu. ABD medyasının Obama tarafından açıkça desteklendiğini yazdığı bu kararın üzerinden 1 ay geçmeden BM Güvenlik Konseyi’nin 9 Haziran 2010 tarihli oturumunda Türkiye ve Brezilya’nın karşı, Lübnan’ın da çekimser kaldığı bir oylamayla İran’a ambargonun kapsamı genişletildi. 1929 sayılı bu kararla bazı taşıma şirketlerine seyahat yasağı ile İran bankalarına yönelik sıkı denetim ve yaptırım getirildi. İran'a giden ve İran'dan gelen gemilerin şüphe duyulması durumunda açık sularda sıkı kontrolü de karara bağlandı. ABD medyası, Tahran protokolünü açıkça destekleyen Obama’nın BM’nin 1929 sayılı kararına ABD’nin desteğini sürpriz diye yorumladı.
 
SELAM TEVHİD OPERASYONU
 
Türkiye’de 2011 yılında başlatılan Selam Tevhid operasyonunu, en azından daha sonra bu operasyonu yürütenlere karşı açılan kumpas davasıyla çoğumuz hatırlayacak. Örgüt, İran İslam devrimini yayma amaçlı Hizbullah örgütünün Türkiye ayağı sayılıyor. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı suikastlerinin arkasında da bu örgütün olduğu kanıtlanamasa da iddia ediliyor. 2011 yılında 2 yıllık bir dinleme sürecine dayandırılarak İran adına casusluk faaliyetlerinde bulunduğu öne sürülen, Emniyet teşkilatında çalışan bir gruba karşı operasyon başlatıldı. Bu operasyonun, İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım ve MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) Başkanı Hakan Fidan’ı hedef aldığı hatta dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı devirmeye yönelik bir kumpas kurulduğu iddiasıyla, daha sonra da bu operasyonu yürütenler hakkında davalar açıldı. Hatta, IŞİD terör örgütüne silah taşıdığı gerekçesiyle MİT TIR’larında arama yapan savcı ve polisler de bu kumpas davasının parçası sayıldı. Kumpas davasının iddianamesinde, “Selam Tevhid operasyonunun Tahran protokolünü baltalama amacı taşıdığı” söylendi. Bu sözleri Erdoğan da kullanmıştı. Acaba, 2009’dan itibaren yapılan bu dinlemeler, ABD merkezli miydi, ya da en azından dinleme dosyası Obama’nın önüne mi konuldu da Obama bunun üzerine İran ambargosu konusunda görüş değiştirdi? Bu sorunun yanıtını biz bilmesek de dava iddianamesinden bu çıkarsamayı yapmak amacı aşan bir yorum olmaz sanırım.
 
Bu konu şu nedenle bu dava kapsamında önemli. Birincisi, dinlemeler 17 Aralığın çok öncesine kadar gidiyor. Bir diğeri de muhtemelen bunlar birer dosya olarak ABD’nin elinde var.
 
Hemen burada Mavi Marmara filosuna bağlı 6 teknenin, “Gazze’ye insani yardım götürüp Filistin ambargosunu kırma girişimi”nin İHH tarafından organize edildiğini ve İsrail yönetiminin saldırısı sonucu 10 kişinin hayatını kaybettiği olayın tarihinin de 30 Mayıs 2010 olduğunu hatırlayalım. Fethullah Gülen ve Tayyip Erdoğan ilk kez kamuoyu önünde bu olay nedeniyle karşı karşıya gelmişlerdi. Her ne kadar yıllar sonra Erdoğan da “İHH bana mı sordu, gitmeselerdi” dese de Gülen, Mavi Marmara teknesinin İsrail hükümetinin izni alınmadan Gazze’ye gitmesine açıktan karşı çıkmış, ölümlerden hükümeti sorumlu tutmuştu. Bu olay üzerine Türkiye-İsrail ilişkileri ticari olmasa da diplomatik olarak neredeyse kesildi.
 
Mavi Marmara meselesini şu nedenle hatırlattım. O günler, Gülen-Erdoğan ilişkilerinde sorunların kamuoyuna yansıdığı günlerdi. Dolayısıyla, 2009’a kadar dayandığı söylenen bu dinlemeler, iktidarın FETÖ diye tanımladığı cemaat üyeleri kullanılarak yapılmış olabilir, ABD merkezli olabilir, Ortadoğu’da onlardan habersiz kuş uçmaz denilen İsrail istihbaratı MOSSAD tarafından yapılmış olabilir. Çünkü, İran’la yumuşama İsrail’i rahatsız edecek bir gelişme olurdu. Ama bundan önemlisi, nasıl bilgiler vardı ki, bu bilgiler iddianamede denildiği gibi Tahran protokolünü baltalamaya kadar vardı.
 
OBAMA’DAN SERT UYARI
 
Bir diğer hatırlatma biraz daha diplomatik. 2013 yılında Erdoğan, Gazze’yi ziyaret edeceğini her fırsatta dile getiriyordu. İşte bugünlerde dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve Hazine Bakanı Jack Lew’a gönderilen bir mektupta açıkça, “Sizden Halkbank’ın İran’a altın transfer edilmesindeki işlemlerini yaptırıma tabii faaliyet olarak ele almanızı istiyoruz. İran yasadışı nükleer programını devam ettiriyor ve biz Türkiye ile İran arasındaki son gelişmelerden giderek artan şekilde endişe duyuyoruz” denildi.
 
İşte tam aynı tarihlerde Mayıs 2013’te Obama ve Kerry ile ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Tom Danilon’un, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan'la yaptığı “Kırmızı Oda” toplantısı ise aslında bu davada Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtabilecek en sorunlu toplantı olarak anılıyor. O toplantıda, Obama’nın oldukça sert bir üslupla Erdoğan’ı uyardığı ve Fidan’a da “Ne yaptığını biliyoruz, gözümüz üzerinde” dediğini ya da bunu en azından işaretle anlattığını Türk ve dünya medyası haber yaptı. Bu toplantı aynı zamanda Türkiye-ABD ilişkilerinde de önemli bir dönüm noktası idi. Ünlü gazeteci Seymour Hersh, bu toplantıda Suriye’de Türkiye’nin kullandığı çetelere silah ve kimyasal silah yolladığına ilişkin belgeleri de verdiğini yazdı. Bu konuda ayrıntı merak edenlerin okumasını öneririm.
 
ABD ile iyi ilişkiler dönemi bitmiş, Türkiye bu toplantıdan Suriye’de uçuşa yasak bölge talebinin yerine getirilmesini beklerken muhtemelen çok farklı dosyalarla dönmüştü. Erdoğan’la “Ilımlı İslam modeli” belli ki yürümemişti. AKP ve Erdoğan’a göre, Tahran protokolüne karşı kendilerine “kumpas” kurulmuş, İran’la kurulan kara para trafiğine karşı “17 Aralık komplosu” düzenlenmiş ve Zarrab’ın ABD’ye gidişinin ardından da henüz dillendirilmese de yakında duyarız “15 Temmuz darbesi” hazırlanmıştı.
 
Bunların hepsi doğru olabilir. AKP, bu komplo teorilerinin tümünde haklı olabilir. Ama ortada açıkça görülen ve kedi yöntemiyle saklanamayacak kadar büyük yolsuzluklar, kara para trafiği ve bunlardan daha da önemlisi teröre destek iddiaları var. Türkiye’nin nasıl bir uçuruma sürüklendiği var. İlk bölümde, Zarrab dosyası, Türkiye’nin uluslararası savaş suçlusu olarak yargılanmasının yolunu açacak kadar büyük demiştik. Eğer iktidar bu yöneltilen suçlamaların içinde, ortasında, kenarında olmasaydı, bu iddialar soruşturulur, suçlular cezalandırılır, sanık sandalyesine oturtulan Türkiye olmazdı. Tabii uluslararası politika da temiz yürümüyor, pazarlıklar nasıl sürer bilinmez. Ama, davadaki suçlamaların tanımı çok açık: Uluslararası teröre destek vermek. 
 
Hani bir tarafında devlet, siyasetçiler, öbür tarafında suç örgütlerini konu alan ve komplolara dayalı filmler vardır. Filmde, başarısız olduğu için iptal edilen operasyonların ardından bu operasyonda yer alanların birer birer nasıl yok edildiklerini görürüz. Geriye bir tek iyiler kalır. Başarısız “Ilımlı İslam operasyonu” bitti. Şimdi temizlik zamanı. Bu filmin tek iyisi, bu iktidarın bütün baskılarına direnen ve mücadeleden yılmayanlar.  Umarız bu sefer de onlar kazanır.
 
ARMAĞAN KARGILI
 
Kaynak:  Artıgerçek
 

Yorumlar