Güncel Yazılar

SSCB Ekonomik Kriz Yüzünden Mi Çöktü?

28-10-2017
 
 
SSCB’nin neden çözüldüğü sorusu aradan geçen yirmi üç yıla rağmen hâlâ günceldir. Biz marksistlerin bu soruya verdiği yanıtların henüz yeterli olmadığı doğru. Çözülüşün sebebinin ne olmadığı hakkında net olmakla birlikte ne olduğu hakkında net değiliz. Yine de marksistler en azından soruya dürüstçe cevap vermeye çalışmaktadırlar. Oysa marksizm düşmanlarının cevapları totolojiktir, özcüdür ve olgulara dayanmadığı için tamamen ideolojiktir. Liberal ideologlar SSCB’nin çöküşünü genelde şu temel argümana dayanarak açıklamaya çalışırlar: Sosyalist planlı ekonomi özünde insan doğasına ve piyasa yasalarına aykırıdır. Ayrıca milyonlarca mal ve hizmetin fiyatını ve üretim miktarını bilgisayar yardımıyla bile planlayamazsınız. O nedenle SSCB ekonomisi çökmek zorundaydı ve nitekim çöktü. İlk bakışta pek akıllıca ve mantıklı gibi gelen bu açıklamanın şöyle küçük bir sorunu var: Aynı liberal ideologlar ve dev bütçelerle çalışan CIA ve benzeri kapitalist istihbarat örgütleri Gorbaçov iktidara gelmeden önce SSCB ekonomisinin krizde olduğundan ve batabileceğinden hiç söz etmiyorlardı! Evet, Sovyet ekonomisinin büyüme hızları % 2’lere düşmüştü ancak ekonomi istikrarlıydı. Kapitalist dünyanın periyodik krizlerine benzer bir durum yoktu.
 
SSCB’nin ekonomik performansını gelişmiş kapitalist ülkelerinkiyle karşılaştırıp SSCB’yi daha geri bulan liberal ideologlar başka şeyler yanında o gelişmiş kapitalist ülkelerin altyapısının en az iki yüz yıllık bir sömürgeci birikim ve emperyalist yağmaya dayandığı gerçeğini de gizlerler. Oysa SSCB ekonomisi böyle bir sömürgeci birikime dayanmıyordu. SSCB kendi periferisini sömürmüyor, aksine herhangi bir piyasa ekonomisinde hiç yapılmayacak olan yatırımları bu ülkelere yapıyordu. 1960’larda liberal iktisatçılar Sovyet ekonomisinin daha verimli olduğunu ancak SSCB’nin kapitalizmde sözde var olan özgürlüğe sahip olmadığını savunuyorlardı. Nitekim kapitalist Batı’nın yüzlerce maaşlı istihbarat elemanından ve akademisyeninden hiçbiri 1991’e gelinceye dek SSCB’nin ciddi bir ekonomik kriz içinde olduğunu yazmamıştır. SSCB çöktükten sonra ise zaten çökecekti demenin bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Ayrıca bu tez SSCB’nin sözde kaynakları savurganca harcayan bir ekonomik sisteme rağmen nasıl olup da bir süper güç haline geldiğini de açıklayamaz.
 
Yalçın Küçük’ün daha 1990 yılında yazdığı gibi “Neresinden bakılırsa bakılsın, Sovyet Çözülüşün sebebinin ne olmadığı hakkında iyi bir kitap için sisteminin çözülmesi için temelinden ve içinden ciddi gerekçeler bulmak mümkün olmuyor.Çözülüyor ise tepeden ve bağlantı ile dışarıdan çözülüyor.”
 
Sovyet rejiminin kin dolu, yeminli düşmanı ve içerideki hainlerden fizikçi Andrey Saharov 1987 yılında şöyle yazmıştı: “Silahlanma yarışının Sovyet maddi ve entelektüel rezervlerini tüketmesi ve SSCB’nin siyasal ve ekonomik açıdan yıkılmasının hiçbir şansı yoktur. Tüm tarihsel deneyim bunun aksine işaret etmektedir.”
 
ABD’de saygın iktisatçılar Michael Ellman ve Vladimir Kontorovich’in editörlüğünde 1992’de yayımlanan bir kitapta editörler 1980’lerde Sovyet ekonomisinin dünya standartlarına ve Sovyet geçmişine kıyasla hiç de kötü bir durumda olmadığını yazdılar. “İnsanlar olup bitmiş olaylara kaçınılmazlık payesi vermeye meyillidirler. Öyle olmak zorunda değildi demek ise kaybeden taraf için mazeret icat etmek şeklinde değerlendirilip geçersiz sayılabilir. Fakat Sovyet sisteminin çöküşü birkaç bireyin almış olduğu felaket getiren birkaç kararın niyet edilmemiş sonucuydu.”
 
Yine bir Sovyet düşmanı ve totalitarizm modelinin savunucusu olmakla birlikte birazcık entelektüel dürüstlük sahibi nadir liberallerden biri olan Vladimir Shlapentokh Sovyet ekonomisinin en önemli probleminin tüketicilerin tercihleri hakkında bilgiden yoksun olmak değil, değerlendirme ve kontrol mekanizmasının tüketiciye değil hiyerarşi merkezi planlamaya bağlı olması olduğunu savunmuştur. Shlapentokh’a göre Sovyet modelinde orta kademe yöneticileri üst düzey yöneticileri aldatmak için çalışanlarla işbirliği içindeydiler. Üst düzey yöneticiler orta kademedeki kadroların seçiminde ve denetiminde profesyonel davrandıkları sürece sorun yoktu. Stalin’den sonra yöneticiler liyakate değil sadakate bakmaya başladılar ve bunun sonucunda gerçek performans değerlendirmesinin yerini uydurma göstergeler ve çalışmak yerine çalışıyormuş gibi yapmak aldı. Ancak Sovyet ekonomisi bu probleme rağmen normal bir şekilde işliyordu. Büyüme hızı eskisi kadar büyük değildi ancak kapitalist ülkelerden geri de değildi. İşsizlik yoktu, konut ve dayanıklı ev aletleri üretimi Batı’dan geri değildi. Daha da önemlisi halkın büyük çoğunluğu ekonomide radikal değişimler yapmak gerektiğini düşünmüyordu. 1989’da yapılmış bir ankette ekonomiyi düzeltmek için ne yapmalı sorusuna cevap verenlerin sadece % 18’i devlet kontrolu altında özel girişimi desteklerken %50 sıkı kontroldan yanaydı.
 
Burada Gorbaçov haininin başından itibaren sosyalizmi yıkmak için mi çabaladığı yoksa çapsız ve yeteneksiz bir yönetici olduğu için ülkeyi yönetemeyince kapitalizme teslim olmayı mı seçtiği sorusunun yanıtını bulmuş değiliz. Hain Gorbi’nin kendisi eski SSCB halklarının ezici çoğunluğu tarafından nefret edilen bir kişi olduğundan sefil hayatına birazcık anlam katabilmek için şimdilerde “ben başından beri bunun için mücadele ettim” demesinin fazla bir önemi yok. O geçmişine anlam katmak istiyor olabilir. Fakat esasen bunun çok önemi de yok. Gorbaçov, Yakovlev ve diğer hainlerin başından beri ajan olmaları veya olmamaları sonucu değiştirmiyor.
 
Ekonomik göstergelere yakından bakınca ekonomideki bozulmanın Perestroyka’dan önce değil sonra başladığını görürüz. Nitekim Sovyet kişi başına GSMH’sı 1928 ile 1987 yılları arasında beş kat artmıştı. 1970’lerin ortalarından itibaren Sovyet ekonomisinin büyüme hızı çok yavaşlamıştı ancak negatif değildi. Bu durum bir ekonomik krize işaret etmiyordu. Nitekim gelişmiş kapitalist ülkelerden Japonya’da da son yirmi yılda büyüme hızı yavaşlamıştır. 1980’lerin başlarında Sovyet ekonomisi yeterince dinamik olmamakla birlikte sağlıklıydı ve Sovyet rejiminin bir meşruiyet krizi de görülmüyordu. Halkın çoğunluğu Perestroyka’yı desteklemekle birlikte ekonominin kilit sektörlerinde devlet mülkiyetini ve devlet garantilerini de destekliyordu. Sovyet devletinin kimseye borcu yoktu. Bazı malların sıkıntısı çekiliyordu ancak işsizlik yoktu ve Sovyet insanının temel ihtiyaçları hala çok ucuzdu. Büyük şehirlerde her on aileden sekizinin kendi evi ve çoğu zaman bir de daçası vardı. Küçük şehirler ve köylerde ise konut sorunu hiç yoktu. İsteyen herkes uçsuz bucaksız Sovyet ülkesinin her yerine uçakla, trenle veya otomobille gidip gezebiliyordu. Lüks otomobiller yoktu ancak ulaşımın kendisi lüks değildi. Sıradan bir emekli yaz tatilini ister Karadeniz kıyısında ister Baltık denizi kıyısında isterse Sibirya’da geçirebiliyordu.
 
Öte yandan Perestroyka’nın başlangıcından sonra yani 1989 ile 1992 yılları arasında kişi başına düşen Sovyet GSMH’sı yaklaşık olarak %40 oranında azaldı. Son Sovyet nüfus sayımı 1989’da yapılmıştı. O zamandan bu yana yirmi dört yıl içinde Rusya’nın nüfusu yüz kırk yedi milyondan yüz kırk üç milyona düştü. Üstelik bu düşüş yaklaşık dört milyonluk net iç göçe rağmen meydana geldi. SSCB’nin dağılmasından sonra kurulan yeni cumhuriyetlerdeki Ruslar, siyasal baskılar ve ekonomik nedenlerle Rusya’ya göç etmeye başladılar. İşte bu iç göçe rağmen çok açık bir şekilde Rusya’da nüfus azalmış durumdaydı. Dolayısıyla toplam sekiz milyon kişilik bir azalma söz konusuydu. Aynı dönemde ABD nüfusu iki yüz kırk dört milyondan üç yüz on altı milyona yükseldi.
 
Bugünkü Rusya’da doğurganlık oranı düşüyor, ortalama ömür kısalıyor, bebek ölümleri ve genel ölüm oranı artıyor, sonuç: Nüfus her yıl yaklaşık yedi yüz bin kişi azalıyor. Bu düşüşün nerede duracağı bilinmiyor. Özellikle kırsal bölgelerdeki durum tam bir felaketi andırıyor. Alkolden ölümler rekor düzeyde. Binlerce küçük yerleşim biriminde nüfus on kişinin altına düştüğü için okul, hastane, ulaşım ve benzeri hizmetler de verilemez durumda. Düşünün birbirinden kilometrelerce uzakta yüzlerce köy, bucak ve benzeri ve her birinde beş on kişi kalmış!
 
Bugünkü Rusya’da yaşanan bu kıyım, Stalin’in milyonlarca insanı çeşitli yollarla nasıl ölüme gönderdiğine ilişkin masallar anlatmayı pek seven liberal aydın müsveddeleri ve antikomünist dezinformatörler tarafından tamamen görmezden geliniyor. Oysa milyonlarca insanın öldürüldüğünü iddia ettikleri dönemde SSCB’de yıllık ortalama nüfus artışı yüzde 0.60 iken bu oran İngiltere, Almanya ve Fransa’da ortalama yüzde 0.42 idi.
 
Bir Üçüncü Dünya Ülkesi: Rusya
 
Rusya bugünkü dünya pazarı içinde ham madde ihraç edip teknoloji ithal eden bir Üçüncü Dünya Ülkesi konumunda. İhracatının üçte ikisini petrol, doğal gaz ve madenler oluşturuyor. Rusya’yı öteki Üçüncü Dünya Ülkelerinden ayıran şey ise sahip olduğu nükleer silahlar.  Sadece bundan dolayı Rusya dünya politikasında söz sahibi olmaya devam ediyor. Özelleştirme ideologları özelleştirmeler yapılıp serbest piyasa ekonomisine geçilince ülkeye yabancı yatırım akacağını ve sonuçta kişi başına düşen gelirin artacağını vaat etmişlerdi. Ancak yabancı sermaye Rusya’da petrol ve metalurji dışındaki sektörlere ilgi göstermedi.
 
Gerekçe gayet basit ve tamamen ekonomik: Rusya’ya yatırım yapmak kârlı değil, çünkü maliyetler yüksek. Bunun çeşitli nedenleri var. Birinci sırada belki de iklim geliyor. Evet, herkesin bildiği gibi Rusya soğuk bir ülke. Ancak birçok kişinin sandığının aksine bu yalnızca kuzeyde olduğu için değil. Stokholm, Helsinki ve Oslo Moskova’dan daha kuzeyde ancak sıcak deniz akıntıları sayesinde hepsi de daha yumuşak iklime sahipler. Sıcaklık farklarını gösteren coğrafi bir haritada Ocak ayı ortalama sıcaklığı sıfırın altında olan bölgeleri gösteren sınır yaklaşık olarak Rusya ile Avrupa sınırıyla örtüşüyor.
 
Rusya’da hem ortalama sıcaklık daha düşük hem de yaz-kış ve gündüz-gece sıcaklık farkları daha büyük olduğu için daha sert bir iklime sahip. Soğuk iklim enerji masraflarını ve altyapı maliyetlerini artıran bir unsur. Çok geniş ve nüfus yoğunluğu düşük bir ülke olan Rusya’da nakliye maliyetleri de çok yüksek. Diğer maliyet ögeleri açısından da dünya birim fiyatlarının üstünde kalan Rusya’nın dünya pazarı içinde rekabet etme gücü çok sınırlı.
 
Evet, dünyada ilk sosyalizmin soğuk topraklarda kurulmasının da bir maliyeti oldu. Ancak sosyalist ekonomi bu topraklarda yaşayan insanlara insanca bir yaşam sunabilmişti. Şimdi yaşanan ise sert coğrafyası ve kapitalist dünya pazarında rekabet gücü olmayan ekonomisiyle küçülen bir Rusya. Ancak unutmamamız gereken mevcut rejimin hala sosyalizmin kazanımlarından yemeye devam ettiğidir. Bir anlamda Rus ekonomisi sermayeden yemektedir. Rusya’da kapitalizm sosyalizmin büyük emeklerle yarattığı altyapının üzerine zahmetsizce oturmuştur. Mevcut kapitalist rejimin şimdiki kavgası halen halkın elinde kalmış olan sosyalizmin son kazanımlarını da geri alma kavgasıdır. Bunların başında belediye hizmetleri, eğitim ve sağlık geliyor.
 
Sosyalizmin Kazanımları Tüketiliyor
 
Rusya’da bugün evlere verilen doğal gaz fiyatları dünya fiyatlarından birkaç kat daha düşüktür. Evsel doğal gazın fiyatı dünya fiyatları düzeyine yükseltilirse nüfusun yarısı donarak ölebilir. Elektrik fiyatları da çok artmış olmasına rağmen halen düşüktür. Başka bir örnek Moskova metrosu dünyanın en uzun ve en ucuz metrosudur. Londra metrosunda ortalama ücret 1-1.5 pound = 1.5-2 dolar iken Moskova metrosunda yaklaşık otuz senttir. Putin’in liberal hükümeti bu fiyatları her yıl artırmakla birlikte henüz dünya fiyatları düzeyine çıkarmış değildir. Nitekim bu yıl metroya yine zam yapma talebi gelmiştir.
 
Özelleştirme başladığında işçilere “vauçer” adı verilen hisse senetlerinden dağıtılmış “şimdi siz de fabrikanın ortağı oldunuz” denmişti. Ancak daha sonra işçilerin ücretleri aylarca kasten ödenmemiş ve ellerindeki hisseleri yok pahasına satmaları sağlanmıştı. Böylece işçiler kısa sürede hem ücretlerinden ve hem de ellerindeki hisselerden oldular.
 
Petrole Bağımlı Ekonomi Nereye Kadar Gidebilir?
 
Rus ekonomisi büyük ölçüde petrol fiyatlarına bağımlıdır. Dünya petrol fiyatlarındaki bir düşüş Rusya’yı doğrudan etkiliyor. Evet Rusya doğal kaynaklar açısından zengin ancak bu doğal kaynakları kullanmanın maliyeti sıcak iklimdeki ülkelerden çok daha yüksek. Örneğin Venezuela ile Rusya’nın petrol rezervi aynı miktarda. Ancak bu rezervi işleme maliyetleri çok farklı. Venezuela ve Ortadoğu petrollerinin sondaj ve benzeri maliyetleri Sibirya’dan çok daha düşük. Limanlara yakın oldukları için nakliye maliyetleri de düşük. Rusya’da ise tüm maliyetler daha yüksek. Sosyalizmin birikmiş emeği olan petrol boru hattı ise Rusya’yı kurtarmaya devam ediyor. Benzer şekilde ABD’de çıkarılan kömürün büyük çoğunluğu Appalachia dağlarında yerin altmış üç metre dibinden çıkarılıyor. SSCB’de ise büyük kömür madenleri iki yüz ile dört yüz yirmi metre derinliğe inmek zorundaydılar.
 
Ancak eskiyen altyapıyı yenilemek gerektiğinde ne olacak? Bu sorunun yanıtını kimse düşünmek istemiyor. Ayrıca mevcut petrol şirketleri anlık kârlarından başka bir şey düşünmedikleri için on yıl içinde petrol yatakları kullanılmaz hale gelebilir.
 
Rusya’da son beş yıldır ekonomi yüzde dört ile yüzde on arasında büyüyor. Ancak bu emekçiler için gelir artışı anlamına gelmiyor. SSCB zamanında bir maden ya da petrol işçisi ortalama bir bürokrattan iki kat fazla ücret alırdı ve bu normal sayılırdı. Şimdi ise ağır maden işçileri ortalama iki yüz elli dolar ücret alır iken Moskova’daki şirketlerin büro çalışanları ortalama olarak bunun üç, dört katını alıyor. Bu arada ayrıcalıklı konumundan dolayı Moskovalıların hayat standardının Rusya ortalamasının çok üstünde olduğunu belirtelim. Bu nedenle Moskova dünyanın en pahalı şehirleri arasında. Moskova’da oturmak Sovyet döneminde de bir ayrıcalık idi. Ancak bu denli büyük farklar tabii ki yoktu.
 
SSCB motorlu taşıt ve makine ihraç eden bir ülkeydi. Rusya ise birçok makineyi ithal ediyor. Örneğin, 1989’da RSFSC’de traktör üretimi yılda 260 binin üzerindeydi, şimdi ise yılda birkaç bine düşmüş durumda. Daha Perestroyka zamanında liberal ideologların yaydıkları yalanlardan biri de güya SSCB’de gereğinden çok traktör olduğu, planlı ekonominin ihtiyaca bakmadan üretim yaptığı yönünde idi. Ancak rakamlar liberal ideologları yalanlıyor: 1988’de RSFSC’de bin hektar ekili alana düşen traktör sayısı 10 iken Polonya’da yetmiş yedi, İtalya’da yüz kırk dört ve Japonya’da dört yüz yetmiş altıydı. Elektrikli ev eşyası üretimi de benzer şekilde düşmüş bulunuyor. Sanayide istihdam edilen işçilerin sayısı Sovyet Rusya’da yaklaşık on dokuz milyon iken şimdiki kapitalist Rusya’da dokuz milyondur. Sermaye yatırımları 1970 yılı seviyesinin dahi altındadır. Gazete ve dergi tirajları yedi kat düşmüştür. Bu düşüş sadece Rusça yayınları değil öteki halkların dillerindeki yayınları da etkilemiştir. Liberal sahtekarların iddialarının aksine şimdiki sözde demokratik Rusya’da Rusça dışındaki dillerde yapılan yayınların tirajı Sovyet dönemine göre artmamış, aksine beş altı kat düşmüştür. Örneğin Lezgice gazetelerin toplam tirajı 1990 yılında 5,2 milyon iken şimdi bu sayı bir milyon bile değildir. Tatarca dergilerin toplam tirajı 1990 yılında yirmi sekiz milyon iken şimdi bu sayı bir milyondan azdır.
 
SSCB’de kapitalist restorasyon emperyalist ve ileri kapitalist ekonomilere tam da daraldıkları bir sırada büyük bir pazar açarak hayat öpücüğü vermiş oldu. Bu iki şekilde oldu: Birincisi, SSCB’den milyarlarca dolarlık serveti zimmetine geçiren oligarklar güruhu paralarını Avrupa ve ABD bankalarına taşıdılar ve bu ülkelerin ekonomisine yatırım yaptılar. Bu paralar gelirken emperyalistler ve neoliberaller paranın kaynağını sormadılar. Örneğin ikiyüzlü İngiliz emperyalistleri Abramoviç’in milyarlarca dolarının kaynağını sormuyor ve onun gibilere kapılarını açıyor. Oysa aynı Abramoviç parasının birkaç on milyon dolarını İngiltere’den dışarı çıkarmaya kalksa İngiliz maliyesi hemen tepesine binecektir. Abramoviç’e “Dur bakalım bu paranın uyuşturucu kaynaklı olup olmadığını inceleyeceğiz.” diyeceklerdir. Ardından soruşturmalar aylarca sürecek, bu soruşturmaların devletçe belirlenmiş masrafı da ondan alınacaktır. Ayrıca parayı sigortalatması istenecek bir de sigorta parası alınacaktır. Bu da yetmeyecek bir de “terör bağlantısı var mı onu da inceleyeceğiz bekle bakalım” diyeceklerdir. Bütün bunlar varsayım değil, bazı iş adamları tarafından yaşanmış bir gerçekliktir. Yani adaya para gelirken kaynağını sormayan İngiliz liberalleri parayı adadan dışarı çıkarmak istediğiniz anda bin bir türlü engel çıkarmaktadır. Bu da liberalizmin sahtekar ruhuna tamamen uygundur.
 
İkincisi, eski SSCB ülkeleri birden bire kapitalist dünya için dev bir pazar haline gelmiştir. Daha önce bu dev pazara her mal ve her hizmeti satamayan ve istediği gibi sermaye ihraç edemeyen kapitalist dünya şimdi bu pazara milyarlarca dolarlık ihracat yapmaktadır. Basit bir örnek verirsek, Almanya eski SSCB ülkelerine hem sıfır km hem de ikinci el olarak milyarlarca dolarlık Mercedes ve diğer marka lüks otomobil satmıştır ve satmaktadır. En lüks otomobil modelleri Almanya’dan önce Rusya’da satışa sunulmaktadır. Aynı şey Japon otomobilleri ve diğer lüks tüketim ürünleri için de geçerlidir. SSCB iç pazarı bozulduğu için eski SSCB ülkelerinde sadece lüks tüketim ürünleri değil her türlü temel gıda ürünleri de ithal edilmektedir. Türkiye de bu pazardan milyarlarca dolarlık pay almıştır. Özellikle Türk inşaat firmaları eski SSCB ülkelerinde milyarlarca dolarlık işler almışlardır.
 
Sonuç
 
Hiçbir rejim sadece ekonomik sebeplerle çökmez. Öyle olsaydı öncelikle Türkiye’de milyonlarca insanı işsiz bırakmış olan kapitalist rejimin çökmesi gerekirdi. SSCB ekonomisinde büyüme 1980’lere gelindiğinde yavaşlamıştı ancak bir kriz belirtisi yoktu. Gorbaçov ihanetinin yarattığı en derin bunalım günlerinde bile SSCB’de kimse işsiz kalmamıştır. Türkiye’dekinin aksine Sovyet çocukları hiçbir zaman ayakkabı boyacılığı gibi işler yapmak zorunda kalmamıştır. Aksine SSCB’nin son günlerine dek yaz kamplarında bedava eğlenmiştir. SSCB’de daha 1950’lerde uçsuz bucaksız Sibirya köyleri dahil bütün köylere elektrik götürülmüştü. Türkiye’de ise köylere elektrik götürme işi bilindiği gibi ancak 1980’lerde tamamlanmıştır. Arada tam otuz yıllık fark var. Bütün bu mucizeyi sosyalist planlı ekonomi yaratmıştır.
 
SSCB’de çözülüşün tohumları bu satırların yazarı dahil birçok marksiste göre Hruşçov döneminde atılmıştır. Stalin’den sonra iktidara gelen Hruşçov, Stalin döneminde aşırı gerilimle çalışan kadrolara yumuşama vaat etmiş ve onların desteğini almıştır. Hruşçov’la birlikte parti ve devlet kadrolarında liyakat değil sadakat dikkate alınmaya başlamıştır. Bunun sonucunda kariyerist, iki-dinli ve oportünist bir kadro parti ve devletin en yüksek organlarına hakim olmuştur. Eşitlikten de nefret eden ve ayrıcalıklarını yetersiz bulan bu kadronun temel sorunu sosyalist sistemden büyük servetler çalsa bile bunu miras bırakma veya harcama imkanının olmayışıydı. Çünkü birincisi taşınmaz mal edinse bunun kaynağını açıklamak zorunda idi. Dolayısıyla ev, arsa ve benzeri alamazdı. Şehirde bir daire ve şehir kenarında bir daçadan fazla gayrimenkul edinemezdi. İkincisi, ne kadar parası olursa olsun harcayacak lüks tüketim malları yoktu. Mercedes otomobilleri de yoktu, yatlar, özel uçaklar da. SBKP genel sekreteri bile Mercedes’e binemiyordu. Oysa Afrika’daki muz cumhuriyetlerinin veya orta boy kapitalist ülkelerin elitleri bile çok çok daha fazlasına sahipti. Rus olmayan cumhuriyetlerdeki elitlerin milliyetçiliği desteklemesinin sebebi de buydu. Moskova’nın denetiminden kurtulup ülkelerinde istedikleri gibi çalıp çırpmak ve başına buyruk olmak istiyorlardı.
 
Stalin’in ölümüyle birlikte rahatlayan konformist yöneticiler zamanla daha fazla ayrıcalık istemeye başladılar. Devletçi kadrolar yerini giderek özel mülkiyetçi muhterislere bırakmaya başladılar. Ancak bu kifayetsiz muhterislerin iş yapma ve sonuç alma kapasiteleri düşüktü. Bu yüzden ekonomideki büyüme yavaşladı. Yönetici elitin göz yumduğu, çıkar ilişkisine girdiği, rüşvet aldığı bir gölge ekonomi sektörü doğdu. Bu sektör ya devlet imkanlarını özel amaçlar için kullanıyor ya da devlette çalışıyor görünüp kendi işini yapıyordu. Gölge ekonomi sektörü yönetici elitlere çeşitli malları kayıt dışı olarak veriyordu. Yönetici elitin bir parçası olan entelijensiyanın anti-Sovyetik hale gelişi ise sadece maddi motiflere değil, psikolojik motiflere de bağlı karmaşık bir süreçtir.
 
Bazılarının düşündüğünün aksine Stalin döneminde entelijensiya hor görülmüyor tersine el üstünde tutuluyordu. Ancak her konuda sadakat değil yetenek ve liyakate değer veren Stalinist yönetim sistemi entelijensiya için de aynı şekilde hareket ediyordu. Dolayısıyla el üstünde tutulan entelijensiya iktidara dalkavukluk ettiği için değil gerçekten hak ettiği için bir yerlere gelmiş olan bir entelijensiyaydı. Oysa Hruşçov, Mao’nun sözde kültür devrimi adı altındaki aydın düşmanlığına benzer bir entelijensiya düşmanlığı içindeydi. Hruşçov zamanında örneğin gerçekten yetenekli Şolohov gibi yazarlar değil sadece Stalin’den nefret ettiği için şişirilen Soljenitsın gibi yazar müsveddeleri desteklenmeye başladı. Bu da entelijensiyayı Sovyet iktidarından manevi olarak uzaklaştırdı. Dünyanın her yerinde bir entelektüelin başına gelebilecek en kötü şey kendi ayarında görmediği kimselerle aynı düzeyde muamele görmek veya öyle kimselerin emrine girmektir. Bunu bugünkü Türkiye’den şöyle bir örnekle açıklayalım: Diyelim ki siz bir üniversitede yardımcı doçentsiniz. Doktoranızı hak ederek vermişsiniz, bilimsel eserleriniz var. Sizin bölümünüze eski SSCB ülkelerinden doktor ve üstüne doçent unvanlarını parayla satın almış fakat iki düzgün cümle kurmaktan aciz biri gelip sizin başınıza bölüm başkanı veya dekan olursa ne hissedersiniz? İşte Hruşçov ve Brejnev devri de benzer şekildeki niteliksiz insanların hem entelijensiya hem de yönetici elit içinde yükselme devri oldu. Bunların yükselişi ise halkta ve gerçek entelijensiya arasında anti-sovyetik duyguların artmasına sebep oldu. Anti-sovyet entelijensiya içinde Yahudilerin rolü ayrıca incelemeye değer. Kuşkusuz biz marksistler Yahudi halkına düşman değiliz ancak SSCB’de Yahudi entelijensiyasının ciddi bir kısmının neden anti-sovyetik olduğunu da açıklamak zorundayız. Bunun sebebi de bir yandan Yahudi entelijensiyanın 1917 devrimi sonrasında elde etmiş olduğu bazı avantajlı mevzileri kaybetmesi bir yandan da Yalçın Küçük’ün yazmış olduğu gibi İsrail’in anti Sovyetik cepheye kaymış olması olabilir.
 
1917 Büyük Ekim Sosyalist Devrimi kaçınılmaz değildi. Aynı şekilde SSCB’nin çökmesi de kaçınılmaz değildi. SSCB’nin kuruluşu gibi çöküşü de belirli tarihsel aktörlerin belirli siyasal eylemlerinin bir sonucudur. Stalin’in 1930’lardaki sloganı “kadrolar her şeyi çözer” idi. Nitekim iyi kadrolar sorun çözer, kötü ve aciz kadrolar ise devleti çözülüşe götürür. Stalin’in tarım bakanlığını yapmış olan Benediktov’un dediği gibi kötü kaptanın gemiyi karaya oturtması için dümeni elinden bırakması yeterlidir. SSCB’nin çözülüşü ve çöküşü tüm dünyada ilerici insanlığa çok ağır bir darbe indirmiştir. Tüm dünyada dinci, gerici, mistik, kaderci, köleci, emekçi düşmanı, ırkçı, emperyalist, sömürgeci akımlar güçlenmiştir. Zafer sarhoşluğuna kapılan liberal aydın müsveddeleri tarihin sonunu ilan etmişlerdir. SSCB’de milyonlarca insan işsiz kalmış, alkolden ve psikolojik çöküntüden erken ölmüştür. Milyonlarca genç kadın fuhuşa sürüklenmiştir. Neoliberal yamyamların Rusya’sı kapitalizmin iğrenç yüzünün bir aynası olmuştur. Ancak insanlık eninde sonunda bu ortaçağ karanlığından çıkacaktır.
 
Candan Badem
 
Kaynak :Komplike Dergi

Yorumlar