Güncel Yazılar

Hubris ve Nemesis: DELİLER, DOKTORLAR ve MUKTEDİRLER..

03-04-2017
 
İktidar sahiplerinin “ruh halleri” her zaman büyük bir merak konusu olmuştur. Daha Lord Acton’un 1880’lerde “iktidar bozar!” demesinden iki bini aşkın yıl kadar önce, Grek bilgeler “iktidar delirtir!” diyorlardı. Bunun adını da koymuşlardı: “Hubris sendromu!”. Başkalarını aşağılayan, onlara keyfi şekilde zulmeden “güçlü”lere “hubris’e yakalanmış hastalar” gözüyle bakıyorlardı. Sonra kavram modern dillere de geçti. Oxford sözlüğünden “hubristic” sıfatının İngiltere’de 1831’de kullanılmaya başladığını ve “küstah, hor gören” anlamına geldiğini öğreniyoruz.
*** 
“Hubris sendromu”nu teşhis eden eski Yunan bilgeleri buna karşı çareyi de “Nemesis”de bulmuşlardı. Nemesis, Yunan mitolojisinde intikam tanrıçasıydı; haksızlık ve zulüm kaşısında gazaba geliyor, hakkı yenenlerin intikamını alıyordu. Zaten eski Yunanca’da Nemesis “herkese hakkını vermek” anlamına gelen “nemein” kökeninden geliyordu. Kısaca Hubris’e yakalanıp başı dönenleri Nemesis cezalandırıyordu. Büyük Britanyalı tarihçi Ian Kershaw 1990’larda kaleme aldığı iki ciltlik Hitler biyografisinin birinci cildini “Hubris”, ikinci cildini de “Nemesis” başlığı altında yayınladı.
***
Modern kafalar “mit”lere ve mitolojiye inanmadıkları için, kurtuluşu psikanalizde aradılar. Oysa “muktedir”leri sıradan biri gibi “divan”a yatırmak hiç de kolay değildi. “İktidar” ile “insan bilimleri” birbirine bağlı olsalar bile, her zaman da el ele yürümüyorlardı. “Güçlü”lerin “deliliği” sıradan vatandaşların “deliliği”ne benzemiyordu. “Delilik Tarihi”nde Michel Foucault “mikro-iktidar”ları incelemiş, fakat sorunun bu yönünü ele almamıştı. Belki de İran’da “Mollalar Devrimi” konusundaki yanılgısı “makro-iktidar”ları küçümsemesinden kaynaklanmıştı. 
***
Foucault, klasik çağda Avrupa’da “delilik söylemleri”ni sorgulayan eserinde “deli” ile “akıl hastası” kavramları arasında radikal bir ayrım yapmıştı. Ana fikrini özetleyen bir söyleşisinde, “bana en yanıltıcı gelen sözcük DELİ değildir”, diyordu; “en korkunç bulduğum sözcük AKIL HASTASI sözcüğüdür”. Foucault’ya göre “Hükmetmek” ve “bilmek” birbirine sıkı sıkıya bağlı idiler ve kendisi bunu “en saf şekilde”, psikiyatristin bilgisinin “görünüşte titiz ve alimane bir şekilde sergilendiği timarhanede” bulmuştu. “Delilikten akıl hastalığına geçiş” ise, bir “yeniden tanımlama” gibi görünse bile, aslında yeni bir “iktidar oluşması”nı ifade ediyordu. Bu yeni iktidar sahipleri (Psikiyatrlar) “hasta”larının acayip hallerine ve çığlıklarına bu yüzden duyarsız kalabiliyorlardı. 
***
“Bilgi” ve “iktidar” ilişkisi Foucault’yu “insan bilimleri”ni eleştirmeye götüren temel fikirdi. Foucault, “mikro-iktidar”ların kuramcısıydı; oysa “delilik söylemleri” gibi “psikiyatri”nin sağladığı iktidar da başkan, kral ve han saraylarının eşiğinde son buluyordu. Her devletin tarihinde bunu kanıtlayacak olgular kolayca bulunabilirdi. Örneğin bizde, Sultan Hamid devrinde, “delilik”, “cinnet” gibi sözcükler lügatlerden dahi çıkarılmıştı. Saray’da “delilik vakaları”nın birbirini izlediği ve Abdülhamid’in ruh sağlığının kuşkular yarattığı bir ortamda, “deli” ve “cinnet” gibi sözcükler hiç de hoş karşılanmıyordu. Ünlü psikiyatr Fahrettin Kerim Gökay’ın anlattığına göre, Abdülhamit, 1837’den beri akıl hastanesi olan Üsküdar’daki Toptaşı’nın “çevreyle ilişkisini kesmiş, yurdumuzu ziyarete gelen Kraepelin gibi ünlü bir doktorun Hastane’de inceleme yapmasına bile izin verilmemişti.” (Tıp Dünyası, c. 48, Eylül 1975). Dönemin başka bir ünlüsü, Mazhar Osman Bey de, iki ciltlik “Tababeti Ruhiye” başlıklı kitabını bu yıllarda yazdığını ve “basılması memnu olduğu için kütüphanede sakladığını” anlatmıştı. “Meşrutiyet İnkılâbı olur olmaz birinci cildi bastırdım” der Mazhar Osman Bey ve daha sonra verdiği şu bilgi de döneme egemen olan espriyi çok iyi özetler: “İnkılaptan evvel cinnete dair eser yazmak yasaktı. Osmanoğulları’nın en sakat dimağlılarından biri, İkinci Hamit, cinnet, mecnun, kapatmak tabirlerinden mahlul kardeşini (V. Murat’ı) hatırladığı, daha doğrusu hatırlandığını zannettiği için, bunları şiddetle menetmiştir.” 
***
M. Foucault “delilik” tanısını “akıl-akıldışı” (raison-déraison) karşıtlığına dayandırmıştı. Aklı ön plana çıkaran Aydınlanma Çağı “insan bilimleri”nin temellerini atarak yeni bir “delilik” anlayışı getirdi. Ne var ki anti-psikiyatri akımının öncülerinden olan Foucault bu yeni anlayışın pek de başarılı olmadığı kanısındaydı. Yaşasaydı, acaba şu anda moda olan “post-truth” akımı hakkında ne düşünürdü? Bu akım yine yükselen bir akım olan faşizan bir popülizm ile örtüştüğüne göre herhalde hiç de onaylamazdı. Gerçekten de son yıllarda kitlesel boyutlarda yeni bir “delilik” dönemine yol alır gibiyiz. Oysa Nietzsche, 1930’larda da Almanları delirtecek olan bu gelişmeyi elli yıl kadar önce görmüş ve şu ünlü aforizmasını kaleme almıştı: “Delilik insanlar arasında nadir bir olaydır; buna karşılık bir grup, bir parti, bir halk ve bir dönem için bir kuraldır.” (“İyi ve Kötünün Ötesinde”, 1886). Galiba bugünlerde “kural” ağır bastı; kitlelerin ve kitleleri sürükleyen demagogların delilik işaretleri verdiği yeni bir döneme girdik. On yıl önce Fransız psikolog Pascal de Sutter, “Şu bizi yöneten deliler!” (“Ces fous qui nous gouvernent”, 2007) başlığı altında bu kolektif hezeyanı incelemişti. 
***
Gerçekten de iktisadi kriz, umutsuzluk, popülizm ve bir “kurtarıcı” arayışı günümüze damgasını vuruyor. Daha 2000’lerin başında İtalya’da iktidar olan Berlusconi bu konuda ilk sinyalleri vermişti. Ne var ki “iktidar” katında “delilik” ile “delilik taklidi” durumları zaman zaman birbirine karışıyor; çünkü “delice davranışlar” da bazı durumlarda rantabl olabiliyor. Berlusconi deli miydi, yoksa deli taklidi mi yapıyordu? Sonunda bunu galiba İtalyanlar bile tam olarak anlayamadılar. Şimdi unutuldu, ama Berlusconi’nin en büyük dostlarından biri de R. T. Erdoğan idi. Onunla bir görüşmesinden sonra, “deli” İtalyan Başbakanı, Erasmus’un “Deliliğe Övgü” başlıklı eserine gönderme yapmış ve “Erdoğan’la konuşurken ikimizin de biraz deli olduğu kanaatine vardık!” demişti. (Hürriyet,12 Mayıs 2003). 
***
Sonunda İtalyanlar Berlusconi’den kurtuldular; buna karşılık bugünlerde ise çok daha güçlü bir ülke, çok daha tehlikeli bir “deli” karşısında ne yapacağını bilemiyor!? Anlaşıldı herhalde; Amerika ve Trump var gündemde; Başkan’a “deli” teşhisini koyanlar da kendi ülkesinin tanınmış psikiyatrları! Önce Duke Üniversitesi’nden bir profesör yazmıştı; daha sonra Harvard ve Columbia üniversitelerinden iki profesör (Judith L. Herman ve Robert Jay Lifton) New York Times’de (8 Mart 2017) “Bizleri bu tehlikeli Başkan’dan koruyunuz!” başlıklı bir yazı yayınladılar. Güzel de kim koruyacak? Böyle “madman theory”ler daha önceki yıllarda da –özellikle Nixon döneminde- ortaya çıkmıştı. Oysa demiştik ya, mikro-iktidar temsilcileri makro-iktidar sahipleri karşısında hafif ve çaresiz kalıyor. Nitekim ABD’de de ünlü psikiyatri profesörleri basit bir kamu ajanı kadar etkili olamadılar ve sonunda Trump’a hiç olmazsa bir tokat patlatan da, onun göçmen yasaklamalarını iptal eden sıradan hâkimler oldu.
***
Şu anda Amerika “başkanlık sistemi” altında yaşıyor, ama Bill Clinton en güçlü günlerinde bile “benim bu ülkede iktidarım ancak % 10 kadar” diyordu. Oysa Mr. Trump böyle giderse bu oranı bile yakalayamayacak gibi görünüyor! Bizde de “Başkanlık Sistemi”nin oylanacağı şu günlerde ABD’ninkiler ne kadar mütevazi rakamlar değil mi? 
İyi de bizdeki bu iktidar doyumsuzluğu nereden kaynaklanıyor? Halktaki onulmaz “kahraman” ve “kurtarıcı” tutkularını kimler, nasıl kullanıyor? Yıllarca tarihte feodal senyörlerimizi aradık; yeri geldi Asya tipi üretim tarzı dedik; despotizm dedik; “Devlet Ana” dedik; fakat hep “deliliğimizi”, “deli”lerimizi ihmal ettik. Oysa Osmanlıların bu konuda da kendilerine göre uygulamaları vardı. Ve Osmanlı “delilik söylemleri” arasında ağır basan, egemen konumda olan da ulemanın “mizaç” söylemleri idi. 
***
Batıdan çok farklı geleneklerimiz var; fakat Osmanlılar da Eski Yunan’ın mirasçıları idiler. Kişilik kuramlarının temelinde de Hipokrat’in izleyicisi Galenus’un (129-199) fikirleri vardı. Roma’lı hekime göre insan vücudu dört unsurdan (Osmanlıca’da “hılt” ve çoğulu “ahlat”) oluşuyordu ve bunlar kara safra, sarı safra, kan ve balgam idiler. Bu bağlamda hekimin görevi de, dört doğa unsuru (toprak, su, hava, ateş) ile dört “hılt”ın mevsimlere göre değişen dengesini korumaktı. Ruhsal bunalımlar bu alandaki dengesizlikten doğuyordu ve kara safra (sevda) oranındaki değişmeler, hastalığı doğuran temel neden olarak kabul ediliyordu. Örneğin Galenus’a göre vücutta kara safranın aşırı şekilde artışı veya azalışı melankoli yaratıyordu. Bu bir “mizaç bozukluğu” idi (mood disorder) ve bunun çeşitli nedenleri vardı. Osmanlı vakayinameleri sayısız “inhirafı mizaç” (mizaç sapması) vakaları ile doludur. Özellikle buhran dönemlerinde “inhirafı mizaç” olguları artıyor ve bu yüzden işinden olan devlet adamları ancak tedavi görüp “tashihi mizaç” ettikten sonra işlerine dönebiliyorlardı. Tanzimat sadrazamlarından Fuat Paşa böyle buhranlarda Güney Fransa’ya, Nice’e giderek dinleniyor ve oralarda “tashihi mizaç” ediyordu. Sonra bizde de modern bilim ve psikiyatri girmeye başladı; kavramlar değişti ve yeni timarhaneler kuruldu.
***
Dönüşüme İtalyan hekim L. Mongéri öncülük yapmıştı. Psikiyatri tarihimizi yazanlara göre, Mongéri, “delilik bir hastalıktır ve hastalık olarak tedavi edilmelidir” ilkesinin tutarlı bir savunucusuydu. Yine de radikal bir dönüşümü ifade eden bu ilkenin uygulanması kolay olmadı. “Hılt ve mizaç” analizleri ile modern tıp terminolojisi bir süre daha birlikte kullanılmaya devam ettiler. Çok partili hayata geçerken CHP milletvekili Recep Peker, Menderes’i “psikopat” olmakla suçlamış ve bir skandala imza atmıştı. Sonra “paranoya”, şizofreni” gibi kavramlar siyasi kavgalarda da kullanılmaya başladılar. “Post-truth”, popülizm ve kolektif sayıklama günlerine böyle geldik. Varılan noktada rasyonel analiz araçları artık işlevini kaybetti; gelişmeleri “muktedir”in “mizaç” dalgalanmalarıyla izlemeye çalışıyoruz. Bu karmaşada hangi “modern” semptomların (paranoya? şizofreni? küçüklük kompleksi? megalomani?) ağır bastığını açıklamak elbette ki psikiyatrlarımıza ve sosyal psikologlarımıza düşüyor. Ben ise çok gerilerde kaldım ve olan bitenlerde daha çok “hubris” ve “mizaç inhirafı” gibi semptomlar seziyorum. Zulüm ve haksızlık defteri her gün biraz daha kabarırken, gözlerim de ara sıra göğe kayıyor ve bulutlar arasında Nemesis’i arıyorum..
 
Prof.Taner Timur
 
KAYNAK: Kendi FACBOOK HESABI

Yorumlar