Güncel Yazılar

‘Tek adam’ kabusunda boğulan toplumlar (2): Venezuela

03-04-2017
 
Seçimle iktidara gelen lumpen muhterisler, demokratik yapının zayıf olduğu ülkelerde doğal kaynakları kitlesel kandırmaca amacıyla ulufe usulü bir yandan kitlelere dağıtırken etraflarına doluşan insan ve doğa düşmanı soyguncu çete yapılarıyla beraber, o yapıyı sökerek kendi menfaatlerine uygun hale getirmekteler.
 
 
 
Önceki yazımda, tek bir kişinin ‘yüce lider’ hayalleri uğruna Türkiye’nin nasıl bir kabus sürecine sürüklendiğini Azerbaycan örneği üzerinden anlatmaya çalışmıştım.
 
Hanedanlaşan sülalelerin etrafına asalaklar gibi üşüşmüş çete yapılarının, mafyatik iş adamlarının formatladığı özel faşizan düzene siyaset tarihinde genel olarak konan iki ad var:
 
Mobokrasi veya Oklokrasi.
 
Bu düzen demokrasilerin zayıf yapılarından istifade edenlerin genellikle seçim yoluyla iktidara gelişleri ardından, cahil kitlelerin bir ‘lider kültü’ etrafında toplanması ve onlara ilk aşamada ‘pastadan Robin Hood payı’ verilerek gözlerinin boyanması, ve demokratik yapının yavaş yavaş budanması, yönetenlerin organize işler çeviren muazzam baskıcı bir yapıya dönüşmesinde ifadesini buluyor.
 
Aliyev ailesinin hikayesi bu tanıma oturuyor.
 
Son haftalarda Trump yönetimi de bu iki kavramla anılmaya ve yorumlanmaya başlandı ki, pek de yanlış değil.
 
Daha gerilerde, aşağı yukarı Aliyevlerin önlenemez yükselişi ile eş zamanlı olarak dikkatle, şimdilerde ise hüzün ve endişeyle izlenen bir başka örnek daha var:
 
Venezuela.
 
Subay kökenli Hugo Chavez, kurduğu MVR partisiyle 1999’da iktidara geldiğinde dünyanın dört yanındaki solcuları bir heyecan dalgası kaplamıştı.
 
Orada bir devrim oluyordu!
 
Türkiye’de de, aklı ve gözü aynen Siyasal İslamcılar gibi, sağlam bir demokrasi kurulumu yerine iktidarı ele geçirip başkalarını dışlamaktan başka bir şey görmeyen kimi atak Türk solcuları soluğu orada aldı, Chavez ekibinin ilk reform dalgasını anlata anlata bitiremediler.
 
Mevzu, ‘İşte Yüzyılın İlk Devrimi’ sloganlarına kadar vardı.
 
Venezuela siyaset geleneği bakımından Azerbaycan’dan ziyade Türkiye’ye benziyordu; orada seçmen aynen bizdeki gibi serbest seçimin kullanımına alışmış, sandığın önemine inanmıştı. Ve Chavez vidaları sıktıkça, ekibi içine yolsuzluk bulaştıkça Venezuela’nın ayarları bozuldu.
 
İlk başlarda onu yere göğe sığdıramayan heyecanlı solcu Türk gazeteciler sonraları bu ülkeye uğramaz oldular, düzenin perişanlaşmasını ve nedenlerini anlatmayı – nedense! – boşladılar.
 
Sorduğunuz vakit de ‘elbette dış emperyalist güçler’ şeklinde, İslamcıların ‘üst akıl’ dediği, muğlak bazı etkenleri tek neden olarak gösterip uzaklaşıyorlar.
 
Tabii olan bu arada Venezuela’nın yoksul kesimlerine olmuş durumda.
 
Neyse, bugüne gelelim.
 
Azerbaycan’da mobokratik hanedan altını sağlamlaştırırken, Venezuela, bir nevi Chavez mirasçısı olan Maduro’nun aynı gelenek üzerine oturmuş yönetimi altında ‘tek adam kabusu’ başlığıyla anlatılması gereken bir kabus yaşıyor.
 
Cemal Tunçdemir, ‘Amerika Bülteni’ sitesinde, ‘yüce lider’ düzeninin bu ülkeyi nasıl batağa sürüklediğini incelemiş.
 
‘Venezuela Nasıl İntihar Etti?’  başlıklı uzun makalesinden bazı bölümleri nokta nokta buraya alıyorum.
 
Çok değil 10 yıl öncesine kadar, Latin Amerika solu için Venezuela bir başarı öyküsüydü. Bugün, orta gelirli bir ülkenin ancak çok ciddi bir savaşla yaşayabileceği düzeyde bir sosyal ve ekonomik çöküntünün girdabında. 30 milyon nüfuslu ülke, sadece dünyanın en kötü ekonomik görünümüne değil, Batı Yarımküredeki en ciddi insani krize de sahne oluyor. Enflasyon yüzde 700’lerde. En temel ilaçlar bile bulunamıyor. Bütün dünyada yıllar önce yok olmaya yüz tutan difteri hastalığı Venezuela’da yeniden başgösterdi. Sıtma ve kolera salgınları hızla artıyor.
Ve bunlara karşı koyabilecek bir sağlık sistemi yok. Yakın yıllara kadar Venezuela hükümeti, en yoksul mahallelere bile hastane açmakla övünüyordu. Şimdi bu hastanelere yolu düşen yoksullar, orada yiyecekleri yemeği, sargı bezini, yara bantını vs kendileri evlerinden götürmek zorunda.
Ülkenin gıda stokları tükenmiş durumda. Marketlerin rafları boş. Ülkedeki tek bolluk kuyruklarda. Ekmek ve temel gıda maddelerini alabilmek için bile saatlerce bazen günlerce kuyruklarda beklemek gerekiyor. Sık sık yağma olayları yaşanıyor.
Çıkan isyanları ve her türlü protestoyu hükümet şiddetli şekilde bastırmaya çalışıyor. BM’ye göre Venezuela şu anda dünyada en fazla şiddet yaşanan ülkelerden biri. Bir zamanlar Güney Amerika’nın cazibe merkezi olan Caracas’ta kimse akşam karanlığı çöktükten sonra mecbur olmadıkça dışarı çıkmıyor. Çeteler tarafından ilan edilmiş gayriresmi sokağa çıkma yasağı var. Caracas, dünyada cinayet oranı en yüksek şehirlerden birine dönüşmüş durumda.
Peki ne oldu da böyle oldu?
 
Tunçdemir’in analizi (kısmen alıntılarla aktarıyorum) şöyle devam ediyor:
 
Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkesi. Yerin altında Suudi Arabistanınkinden bile fazla petrolü var. Son 15 yılda sadece petrolden 1 trilyon dolardan fazla gelir elde etti.
Ancak Venezuela’da olan biteni bununla açıklamak mümkün değil. Daha, ham petrol varil fiyatının 100 doların üzerinde seyrettiği 2014 yılında bile Venezuela’da temel ihtiyaç ürünlerinde kıtlıklar başlamıştı. Gerçek şu ki Venezuela yıllardır kötü politikalar ve berbat kararlarla yönetiliyor ve halk da bu kötü politika ve kararları, günü kurtaran küçük menfaatleri karşılığında sürekli ödüllendirdi.
Halk, ülkesini nasıl bir felakete sürüklediğini farkettiğinde ise artık çok geçti.
Hugo Chavez, 1998’de ilk kez aday olup ‘petrolün parasını ülkenin yöneticilerine ve bir avuç zengine değil halka yedireceğim’ dediğinde bu, yolsuzluklardan bıkmış yoksul halkın kulağına müzik gibi geldi. Yüzde 56 oy ile devlet başkanı seçildi. İlk yıllarında ılımlı merkez sol politikalar yürüttü. Farklı politik kesimlerden isimleri de çeşitli görevlere atadı. Yabancı yatırımcıları ülkesine yatırıma davet etti.
Fakat gücü arttıkça kendisine başka bir rota çizmeye başladı. 2005 yılında ‘21’nci yüzyıl sosyalizmi’ adını taktığı ve ‘Chavismo (Çavizm)’ diye anılan yönetim felsefesini ilk kez açıkladı. Aslında tam bir sosyalizm de değildi bu. Özel şirketler ekonomik faaliyetin büyük kısmını yürütüyordu ama bu özel şirketler, devletten tamamen bağımsız değildi. Birçoğunun arkasında Chavez ve adamları vardı.
Chavez, Ulusal Kalkınma Fonunu (FONDEN) kurdu ve bu kamu şirketinin bünyesinde topladığı hiçbir şeffaflığı olmayan fonlarla, ülkenin milyarlarca dolarlık gelirinin nasıl harcanacağının tek belirleyicisi oldu.
FONDEN 11 yıl önce kurulduktan sonra petrolden gelen milyarlarca doları, semt havuzu inşaatlarından, Rus savaş jetleri almaya kadar, sadece Chavez’in kişisel onayına dayanan ve hiçbir parlamento denetiminden geçmeyen yüzlerce projeye akıtmaya başladı.
Öyle ki, sosyalist yönetimin 2008 krizinde batacak Wall Street ikonu Lehman Brothers’a bile önemli oranda para yatırdığı sonradan ortaya çıkacaktı.
Fon, 2012 yılında ülkenin tüm kamusal yatırım harcamalarının yarısını yapar hale gelecek kadar büyüdü. Sadece 2005-2012 arasında en az 100 milyar dolardan fazla parayı hiçbir ekonomik getirisi olmayan, çoğu yarı inşaat olarak kalan ölü yatırımlara gömdü.
Fonden’in toplamda ne kadar para harcadığını bilmek ise mümkün değil. Muhalifler bu fona, tek bir imza ile milyar dolarları istediği yere aktarıp kimseye hesap vermek zorunda olmaması nedeniyle, ‘Chavez’in kumbarası’ adını taktı.
Ülkenin parası üzerinde kendinden önceki hiçbir devlet başkanının sahip olmadığı bu denetimsiz yetkiyi seçimlerde bir avantaja dönüştürdü. Paradan küçük bir bölümü, daha önce hiç yatırım görmemiş varoşlara ve kırsal kesimlere akıttı. Ancak istihdam yaratıcı kalıcı çözümler getiren yatırımlar olarak değil. Doğrudan azar azar nakit para dağıtma üzerine kurulu bir sistem. Bundan dolayı ‘Chavez’in rüşvet fonu’ da deniyor.
Elbette, yoksul bölgelere bugüne kadar görülmemiş hastane ve okul gibi tesisler de yapıldı. Art arda açılışı yapılan bu binalardan dolayı, sadece muhalifler değil tarafsız analistler bile 2010’lu yıllarda bugünleri haber verdiğinde Venezuela halkının büyük bölümü doğal olarak onlara inanmıyordu. FONDEN’in kurduğu hastanelerden birinde tedavi olurken 2012’de Reuters’e konuşan 58 yaşında bir Venezuelalı, ‘Chavez’in ülkenin parasını çarçur ettiği bir yalan. Gerçek olsaydı böyle hastanelerimiz olabilir miydi?’ diye tepki gösteriyordu örneğin…
Petrol, 1990’ların sonunda bile Venezuela’nın toplam ihracat gelirinin yüzde 80’inden azını oluştururken bugün yüzde 96’sına ulaşmış durumda. 2010’a kadar petrol parası akarken fark edilmeyen bu sorun, ham petrol fiyatı ciddi oranda düşünce günyüzüne çıktı. Ülke hiçbir şey üretmiyordu neredeyse herşeyini ithal ediyordu.
Hiçbir ekonomi bilgisi olmayan (Chavez’in halefi) Maduro döneminde kriz daha da belirginleşti. Örneğin, yoksulların alım gücünü korumak iddiasıyla birçok perakende ürüne tavan fiyat zorunluluğu getirildi. Fiyat etiketleri, yoksullara uygun bir düzeyde kaldı. Ama tabii ki bu bir seraptı. Raflarda hükümetin belirlediği düşük fiyat etiketleri yer aldı ama malların kendisi kayboldu. Tuvalet kağıdından temel gıda maddelerine kadar her şey, tezgah altında kara borsada satılıyor artık.
Hükümette tek bir ekonomist bakan bile yok. Maduro’nun ekonominin başına atadığı bakan, ‘enflasyon diye bir olgunun varlığını bile kabul etmiyor’. Doğal olarak bu bakana göre para basmanın enflasyonu azdırması söz konusu değil. Ülkenin acil krediye ihtiyacı var ancak dünyada hiçbir kurum ve ülke, yüksek riskten dolayı Venezuela’ya kredi vermiyor. 60 milyar dolara yakın borçlanılan Çin de artık sadece ülkenin petrol zenginliği üzerinde uzun vadeli önemli imtiyazlar karşılığında yeni kredi verebileceğini belirtiyor.
Bunlar, ülkeyi önce parlak ufuklara götürür gibi olup sonra hızla karanlık saadet zincirine dönüşen ekonomide olup bitenler.
 
Ama bir de siyaset mühendisliği var.
 
Tunçdemir’in analizi şöyle devam ediyor:
 
Venezuela’yı bugüne taşıyan en önemli nedenlerden biri, Chavez’in çeşitli anayasa değişiklikleri ve referandumlarla aşama aşama pekiştirdiği tek adam rejimi oldu. 2004 yılında yüksek yargıyı da tamamen denetimi altına aldıktan sonra Venezuela devletinde yargısal denetim ve kuvvetler ayrılığı fiilen ortadan kalktı. Bunun yerine sadece Chavez’e sadık son derece politize bir yargı oluşturuldu.
Hükümetin istemediği kararları alan yargıçlar ya tutuklandı veya tasfiye edildi.
Muhalefet liderleri ve aktivistler değişik suçlamalarla hapsettirildi.
Medya için, devletin yüksek makamlarına saygısızlığı kriminal suç haline getiren yasalar çıkarıldı.
Muhalif medya baskılarla tasfiye edildi. Gazeteler, televizyonlar el değiştirdi. Bugün ülkedeki bütün televizyonlar ve gazeteler ya doğrudan ya da dolaylı olarak Maduro hükümetine bağlı.
Venezuela halkı ülkenin ve paralarının çok kötü yönetildiğini günlük yaşamında farkedip bir şey yapması gerektiğini anladığında artık geçti.
Mevcut rejimdeki son demokratik fırsat olan 2015 Aralık ayındaki seçimlerde parlamentonun üçte ikisini muhalefet kazandı.
Bu, kağıt üstünde rejimin 16 yıllık iktidarını bitirdi. Ama uygulamada böyle olmadı. Görevi biten eski parlamento, yeni milletvekilleri göreve başlamadan alelacele meclisin, merkez bankası üzerindeki denetim yetkisini kaldırdı. Yüksek Mahkemenin görev süresi bitmeye az kalmış 12 üyesinin yerine yenilerini seçerek muhaliflerin bu koltuklara atama yapması da engelledi. Yüksek Mahkeme, muhaliflerin çoğunluk olduğu parlamentonun geçirdiği yasaların çoğunu iptal ediyor.
Meclisin devlet başkanlığı seçimi için referandum kararını Maduro’nun kontrolündeki Yüksek Seçim Kurulu iptal etti. Öyle ki, Maduro her yıl Parlamento’ya hitaben yaptığı ‘Birliğin Durumu’ konuşmasını bu yıl parlamento yerine kendi kuklası Yüksek Mahkeme’ye yaptı.
Maduro ve medyası, ülkeye karşı ekonomik savaş başlatıldığını iddia ediyor. ABD’nin Venezuela rejimine husumeti ve Amerikan medyasının bazı abartılı yalan haberleri de Maduro’nun bu propagandasına kendi tabanında destek bulmasına yardım ediyor.
Her basit tepkiye, her basit eleştiriye, en masum protestoya bile kolayca  ‘devlete komplo’, ‘darbe girişimi’, ‘karşı devrim’ yaftası vuruluyor. Ülke hapishanelerinde 10 bine yakın siyasi mahkum var.
76 muhalif belediye başkanından 33’ü yargılanıyor.
Ve sonuç:
 
Chavez ilk kez seçildiği 1998’de üç vaatte bulunmuştu: Yeni bir anayasa yapılacak, yolsuzluk yok edilecek ve yoksullukla mücadele edilecekti. Ancak Chavez, keyfiliği önündeki engel bırakmamak için her türlü bağımsız denetim mekanizmasını kaldırdıkça yolsuzluk ve suçlar bireysel olmaktan çıktı, sistematik hale geldi. Kendisine sadık olanların yaptıkları yolsuzlukları görmezden gelerek onları ödüllendirdi.
Chavez döneminde bir ara bakanlık da yapan devrimci aktivist Roland Denis, 2015 Haziran ayındaki bir röportajında, yolsuzluğun bireysel olmaktan çıktığı, ve devlet içinde yüzlerce küçük mafya örgütlenmesi oluştuğu itirafında bulunacaktı.
Bugün bütün anketlere göre halkın en az üçte ikisi Maduro’nun görevden derhal ayrılmasını istiyor. Maduro’nun normal bir seçimde kazanma şansı artık kesinlikle yok. O yüzden seçime gidemiyor, muhalefetin kontrolündeki parlamentoyu ise fiilen devre dışı bırakageldi. Tamamı Maduro’ya sadık adamlarından oluşan Yüksek Mahkeme, 15 aydır bu parlamentonun aldığı her kararı, çıkardığı her yasayı iptal ediyor.
Ve nihayet Venezuela halkı Perşembe sabahı uyandığında bu göstermelik demokrasinin de sona erdiğini gösteren ve ‘diktatörlüğün resmileşmesi yolunda’ yeni bir sürprizle karşılaştı. Üyelerini Devlet Başkanı Maduro’nun atadığı Venezuela Yüksek Mahkemesi Çarşamba gecesi aldığı bir kararla, 2015 seçiminde Amazon eyaletinden seçilen üç milletvekilinin usulsüzce seçildiği iddiasıyla, konu yargıda çözülünceye kadar parlamentonun bütün yetkilerini üstüne aldı. Oysa söz konusu üç milletvekili oylamalara bile katılmıyordu.
Maduro artık ‘’yasal’’ olarak da ülkedeki tek güç. Bir başka diktatör Alberto Fujimori’nin Peru’da 1992 yılında Peru Kongresini dağıtmasından beri ilk kez bir Güney Amerika ülkesinde devlet erklerinden biri tamamen askıya alınmış oldu.
Venezuela Yüksek Mahkemesi milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırmanın ve anti-Maduro milletvekillerinin, özel mahkemelerde vatana ihanetle yargılanmasının yolunu açtı.
7-8 yıl öncesine kadar Güney Amerika’da herkesin gidip yaşamak istediği bir ülkeydi Venezuela. Bugün Kolombiya, Orta Amerika, ABD ve diğer bölge ülkeleri Venezuela’yı terk eden göçmen akınına uğruyor.  
Ülkeyi terk etmek isteyen Venezuelalıları hiç akıllarına gelmeyecek bir engel daha bekliyor; Pasaport yokluğu. Venezuela’nın sıfırı tüketmiş hükümeti, para olmadığı için pasaport basacak ekipmanı ve malzemeyi ithal edemiyor. Başvuran yüzbinlerce kişi pasaport alamadığı için ülkeyi terk edemiyor.
Venezuela, 16 yıldır aşama aşama inşa edilen bir çabayla ağır ağır intihar eden bir ülke görünümünde. Nefret, bir politik strateji. Komplo teorileri hemen her sorunun tek resmi açıklaması. Hukuk, adaletin değil rejimin hükümranlığının aracı. Devletin her köşesinden yolsuzluk ve organize suç, toplumun her köşesinden yoksulluk ve sefalet akıyor. En masum itirazlar, protestolar bile güvenlik kuvvetlerinin sert şiddeti ile bastırılıyor.
Bu yüzden de, geleceğe umudunu yitirmemek bile rejim karşıtı politik bir aktivizm görülebiliyor.
2015 yılında polis, Daniel Yabrudy adlı bir muhalif aktivist ile arkadaşlarını, Caracas’taki bir süpermarketin önünde kuyrukta bekleyenlere kahve ve su ikram ederken gözaltına aldı. Polise göre suçları büyüktü. Çünkü bardakların üzerine şöyle yazmışlardı: ‘Buna asla alışmayın! Daha iyi yaşamamız mümkün’.
Tunçdemir’in mükemmel toparlamasıyla manzara açık:
 
Seçimle iktidara gelen lumpen muhterisler, demokratik yapının zayıf olduğu ülkelerde doğal kaynakları kitlesel kandırmaca amacıyla ulufe usulü bir yandan kitlelere dağıtırken etraflarına doluşan insan ve doğa düşmanı soyguncu çete yapılarıyla beraber, o yapıyı sökerek kendi menfaatlerine uygun hale getirmekteler.
 
Bunun sonu da her zaman bir ‘çöplük patlaması’ oluyor.
 
Mobokrasi, Oklokrasi, Kleptopkrasi.
 
Venezuela‘nın intiharı sürecinden acaba Türkiye’nin duyarsız orta sınıfları – bunlara laik ‘sessiz’ler de dahil tabii – ders çıkarırlar mı acaba?
 
Hiç umudum yok, ama gene de okuyalım, anlamaya çalışalım.
 
Uçurumun kenarındayız çünkü.
 
Gidecek yer kalmadı.
 
Yavuz BAYDAR
 
KAYNAK: ARTIGERCEK

Yorumlar