Güncel Yazılar

‘Tek adam’ kabusunda boğulan toplumlar (1): Azerbaycan

02-04-2017
 
 
Türkiye’de hayali kurulan düzenin 16 Nisan’ın ertesi gününden itibaren nasıl şekilleneceğini görmek için, Azerbaycan’a bakmak şart, zira Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın alttan alta nasıl bir ‘Aliyev modeli’ hayranlığı duyduğunu hissetmek güç değil. Esad’lar, Saddam’lar, Bin Ali’ler, Başir’ler, Lukaşenko’lar, Türkmenbaşı’lar, Chavez’ler, Maduro’lar…
 
 
 
Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda geçenlerde katıldığım hukuk ve özgürlükler konulu bir Türkiye oturumu ardından yanıma bir genç hanım geldi.’Çok büyük üzüntüyle izliyoruz sizi’ dedi. ‘Baktım siz epey karamsarsınız, ama bizim kadar olamazsınız herhalde. Sonuçta Türkiye halkı bizimkinden çok daha fazla serbest seçim yaşadı, bırakmaz kendisini diktatörlüğe kolay kolay.’
 
Azeri’ymiş.
 
‘Haklısın’ dedim. ‘Böyle bir fark var. Gerçekten de Azerbaycan halkı bir mafya düzeninden ötekine geçerken kısa bir süre demokrasi kokusu duydu, sonra herşey aynen devam etmekte.’
 
‘Bizde pek umut kalmadı artık’ dedi. ‘Olan oldu, ülkeyi bir hanedan ve onun kurduğu bir azılı idareci ve işadamları çetesi yönetiyor.’
 
 
 
Her halk hakettiği yönetimi buluyor mu?
 
Bağımsız Azerbaycan’da 1993’te başkanlığa getirilen Haydar Aliyev, ta ne zamandır Türkiye’de hem milliyetçiler hem de İslamcılar tarafından baştacı edilir.
 
Oysa Sovyetler Birliği tarihinin en karanlık tiplerinden biriydi.İyice çöküş başladığı sırada gerçekleri yazma çizme imkanı bulan cesur Rus gazetecilerden biri olan Arkadiy Vaksberg’in ‘Sovyet Mafyası’ başlıklı kitabını 1980’lerin sonlarında büyük ilgi ile okumuştum.
 
Araştırma ve arşiv bilgilerine dayalı bu kitapta Vaksberg, yerel KGB içinden başlayarak, Komünist Parti içinde, ve daha sobra politbüroda basamak basamak yükselen ‘Baba’ Aliyev’in nasıl acımasız bir işkenceci olduğunu, ‘temiz siyaset’ kisvesi altında petrol mafyasını el atından nasıl yönettiğini ve siyasi ve milliyetçi yaldızlara bandırılmış bir imajla bir polis devletinden nasıl başka bir polis devleti ürettiğini, siyasi damgalı ‘organize işler’in tepesinde ailesinin ebediyete kadar kök salacağı bir hanedanın temelini daha Sovyet günlerinde nasıl attığını anlatır.
 
Aliyev ailesinin ne denli derin bir yolsuzluk düzenini temsil ettiği artık iyice bilinen bir gerçek.Onlar, bir dergide çıkan uzun makalenin başlığındaki ünlü ‘Baba’ filmine atıfta olduğu gibi, ‘Kafkasya’nın Corleone’leri’ olarak biliniyorlar.Oğul İlham’ın, ülkede başkanlığı sağlama aldıktan sonra yardımcılığına eşini ataması da başlı başına bir simge olay.
 
Türkiye’de hayali kurulan düzenin 16 Nisan’ın ertesi gününden itibaren nasıl şekilleneceğini görmek için, Azerbaycan’a bakmak şart, zira Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın alttan alta nasıl bir ‘Aliyev modeli’ hayranlığı duyduğunu hissetmek güç değil. Esad’lar, Saddam’lar, Bin Ali’ler, Başir’ler, Lukaşenko’lar, Türkmenbaşı’lar, Chavez’ler, Maduro’lar…
 
Hepsi aynı siyasi tornanın, dikta tarihinin ürünleri.
 
‘Soydaş lider’ler.
 
Küresel planda organize işlerin iyi yürümesi için aynı idareci dokusuna sahip olup aynı anlayış birliği ile birbirini taklit etmek, izlemek, sırt sıvazlamak şart.
 
Ve halk onayladıkça bu hikaye devam ediyor, edecek.
 
Türkiye’nin nasıl bir  korku tünelinde olduğunu anlamak için önce Azerbaycan’a, ardından da Venezuela’ya bakmak gerekli.
 
Azerbaycan, bugün sivil toplumun kafasının yere bastırıldığı, temel özgürlüklerin yok edildiği, ve muhalefetinin cüceleştirildiği, habire dayak dediği bir polis devleti; otokratik bir diktatörlük.
 
O yüzden, Pınar Öğünç’ün önde gelen – Saharov Ödülü sahibi – namuslu ve yapayalnız bir Azeri aydınla Cumhuriyet’te yayınladığı mülakatı görünce, ‘umarım bunu herkes okur’ dedim içimden.
 
Susmayı reddettiği ve ‘adalet’ diye bağırıp çağırdığı için hapis cezaları yemiş ve cezaevleri görmüş olan İntigam Aliyev, Azerbaycan’daki hak ihlalleriyle ilgili AİHM’ye 200’den fazla dava açmış, 50’den fazlasını kazanmış, ülkesinde tanınan bir muhalif, insan hakları alanında dünyada bilinen bir avukat. Hukuk Öğretim Toplumu’nun da başkanı.
 
2014’te kendisi de yedi buçuk yıl ceza almıştı, yaklaşık iki yıl cezaevinde tutulduktan sonra şartlı salıverildi.
 
Şu anda Azerbaycan’dan çıkış yasağı var.
 
Aliyev’in anlattıklarını noktalar halinde topladım:
 
(İlham Aliyev’in babası) Haydar Aliyev’in iktidara gelişinden sonra cumhurbaşkanının yetkilerinin genişlenmesi adına hâkimiyet dağılımı, denetim mekanizmaları önemli şekilde zayıfladı. Anayasamızın 109. maddesinin 32. bendi cumhurbaşkanına fiili olarak hudutsuz hâkimiyet temin ediyor. Bugün Türkiye toplumunda, medyasında, sosyal-siyasi çevrelerinde yapılan tartışmalar vaktiyle Azerbaycan’da yapılanlara çok benziyor. Biz bunları yaşadık, gördük.
2002’deki referendum hâkimiyetin Haydar Aliyev’den oğluna geçmesi için düşünülmüştü. 2009 referendumu İlham Aliyev’in süresiz hâkimiyette kalmasına yol açtı. Bu iki referenduma dair çok az bilgisi olan Türkiye toplumu Azerbaycan’daki (Aliyev’in başkanlık yetkilerini mutlakmve kalıcı kılan) 2016 referendumunun hangi maksatla geçirildiğini iyi biliyor.
2002’de Azerbaycan kamuoyunda, medyasında tartışmalar yeterince güçlüydü. 2009 referendumunda tepki zayıfladı; 2016 tam suskunluk ortamında geçti. Çünkü o zamana kadar bizim FOX TV’lerimiz, Cumhuriyet gazetelerimiz artık kapatılmıştı.
2002 referendumuyla nisbî seçim sistemini iptal eden iktidar, sonraki yıllarda muhalif partilerin maddi kaynaklarını kesmekle, ofislerini ellerinden almakla, üyelerini hapse atmakla fiilen tekpartili siyasi sistemi kurmuş oldu.
Yasalara göre bütçeyi parlamento onaylıyor, ama çoğu durumda olduğu gibi rolü sadece formal. Başbakan var, ama görevleri sembolik.
Bakanlar, belediyeler, Anayasa Mahkemesi dahil tüm mahkemeler de aynı durumda.
Aynı esnada Rusya’nın Çeçenistan’la yaptığı gibi Azerbaycan’da Karabağ savaşı ve terörle mücadele gerekçesiyle polisin yetkileri genişletildi, muhalif partilere, medyaya baskı, hak kısıtlamaları arttı.
Bir kişinin elinde çok fazla yetkinin toplanmasının acısını biz uzun yıllardır çekiyoruz. Petrolden gelen milyarlar içeren devlet bütçesinin nereye, nasıl harcanacağını aslında bir kişi belirliyor.
İktidar anlamsız müzik ve spor yarışlarına yüz milyonlarca para harcıyor. 2012’deki Eurovision şarkı yarışması mesela. 2015’te Bakü’de düzenlenen Avrupa Oyunları’nda yalnız pop yıldızı Lady Gaga’nın bir şarkı ifa etmesinin ülkeye 2-3 milyon dolara mal olduğu söyleniyor.
Buna karşılık ülkede ortalama maaş 80-150 Avro. Öğretmen 100-200 avro alır, üniversite profesörü 300-500 Avro.
Ve bütün bunlara karşı çıkmanın bedeli ağır.
Bugün ülke hapishaneleri böyle insanlarla dolu. İlham Aliyev’le, herhangi bir muhalif parti liderinin imkânları mukayese edilemez. Devletin bütün unsurları, polisi, mahkemesi, savcılığı, televizyonları bir şahsın emrinde. Diğerleri televizyonlara çıkamıyor, toplantı yapamıyor, paraları yok ve yıllarca sürebilecek hapis cezalarıyla karşı karşıyalar. Medya, sivil toplum örgütleri de aynı durumda.
Ülkede 150’den fazla siyasi tutuklu var.
Sistematik baskıdan yılmadan muhalif fikirde olanlar, tehlikelere rağmen konuşmaktan çekinmeyenler hâlâ var ama az. Muhalif görüştekilerin sayısı gittikçe azaldı. Bir kısmı hapiste, bir kısmı ülkesini terk etmiş, bir kısmı yazmıyor, bir kısmı da iktidar cephesine geçmiş.
Burada uzun yıllardır televizyonlar, gazeteler, üniversiteler, sivil toplum kurumları bir gün içinde durdurulabilir. İnsanlar nedeni konusunda aydınlatılmaz ya da çok absürt bir sebep söylenir. Azerbaycan gibi ülkelerde başkanın kararına ironiyle yaklaşmak, aile fertleriyle ilgili yorumlar yapmak neredeyse devlete karşı gelmek, halkın liyakatına tecavüz gibi kabul edilir.
Başkanın resmen işe karışmasına gerek yoktur. Bu sistemde başkan devlet, devlet başkan demektir.
Diyeceksiniz ki Mehriban Aliyeva Azerbaycan’da zaten ikinci şahıs idi, bu göreve ne gerek vardı? İlham Aliyev en azından cumhuriyetçilik adına ayıp sayarak bunu yapmamalıydı. Son referendumda 18 yaşını dolduranlara milletvekili olma hakkı verilmesinin, Aliyev’in öğrenci olan oğlu için yapıldığı, 2020’deki parlamento seçimlerinde milletvekili olacağı az kişide şüphe doğurmuştur.
İlham Aliyev, referendum arefesinde eşini yardımcısı yapmakla Türkiye’deki kardeşine büyük kötülük yapmış oldu. Başkanlık sistemi böyle bir şey diye başkanlık sistemine karşı olanlara iyi bir kart verdi. Fakat fark şu: Türkiye’de seçimler tamamen sahteleşmemiştir, parlamento tamamen Erdoğan’ın hâkimiyeti altında değil. Muhalif partiler, sivil toplum kurumları zayıfladıysa da tamamen ortadan kalkmamış. Toplantılar tamamen yasak değil, muhalif bir fikrin televizyona çıkma şansı yine de var.
Ama süreç böyle gider de referendum Erdoğan’ın galibiyetiyle sonuçlanırsa kısa bir süre sonra bunlar da kalmayabilir. Bu kadarını yapamazlar demeyin, yaparlar. Başkanlıkları kendi arşınınızla ölçmeyin. 10-15 yıl önce Türkiye’de demokrasinin bu hale geleceğine kim inanırdı?
Görünen o ki, demokrasi geleneklerinin zayıf olduğu toplumlarda başkanlık hâkimiyetin gaspına geniş imkân veriyor. Ama problem sadece başkanlık sisteminde değil. Erdoğan, can attığı başkanlık sistemi olmadan da bugün fiili olarak fazla güce sahip. Yeni sistem ona hudutsuz hâkimiyet verecek.
Bu anlamda Türkiye toplumu “güçlü devlet”, “güvenlik gerekleri”, “etkili yöneticilik” gibi masallara inanıp Erdoğan’a, AKP’ye “hayır” demek için toparlanamazsa bunun bedelini, acısını uzun süre çekecek. Bizim ne vakittir çektiğimiz gibi.
Kardeş ülkeler, kardeş halklar deriz ama bizim ne medyamız, ne partilerimiz, ne sivil toplumlarımız birbirlerini tanıyor. Aslında kardeş olanlar iktidarlar, başkanlar. Bu kardeşlikten yararlananlar da onlar.
İntigam Bey, daha net anlatamazdı.
 
Ama, halk medyanın yokluğunun ürettiği hipnozla, polis devleti yöntemlerinin ürettiği korkuyla, ve Türki halkların içine sinmiş olan ‘adam sende’cilikle makus talihini örgü örer gibi örüyor.
 
O yüzden, aynen Azerbaycan gibi güçlü petrol kaynaklarına sahip olduğu halde toplumun son 20 yıl içinde, ‘sol’, ‘bağımsız ve güçlü ülke’ masalları altında muazzam bir sefalete sürüklendiği ve bugün en derin krizi yaşayan, Latin Amerika kıtasında istikrarsızlığı pompalayan Venezuela’ya da bakalım ki, resim okurarımız açısından daha geniş ve anlaşılır olsun.
 
Ama yeterince uzattım.
 
O yüzden Venezuela’yı bir sonraki köşeye bırakıyorum.
 
Yavuz BAYDAR
 
KAYNAK:ARTIGERCEK

Yorumlar