Felsefe

Tarih Sınavı‏...Michel Foucault

11-07-2010



Bu sözlerle ilk karşılaşmam, kendimi kitapların arasına boğduğum ve karşılaştığım her şeyi çok fazla ciddiye aldığım için gittikçe habis bir hal alan bu boğulma hissiyle kendi sesimi duyamaz hale geldiğim bir zaman dilimine denk düşüyor. Bazen kulağa tanıdık gelmeyen bir ses bir hava deliği açmanıza yardım eder: İşte bu dersiniz! Yukarıda yaptığım alıntının benim için değeri buydu. Karşılaştığım, okuduğum, kafamda kurup durduğum hiçbir şeyden tatmin olmamam, aradığımı sandığım şeyin aslında kurtulmak istediğim şey olmasından kaynaklanıyordu. “Hakikat söylemlerine” başvurmayan bir “meydan okuma” istiyordum. Kendi öznemden çok, bu özneyi kuran şeyleri ortaya çıkarmak… Ve nihai anlam değil. O dönemden sonra açık ya da örtülü bir şekilde hakikati temsil etme iddiası taşıyan herhangi bir öğretiyi, grubu, hareketi, en azından kendi içimde bir kez daha yalanlama ihtiyacı duymadım. Evrene yasa dayatan böyle bir iddia en başından hem kapsayıcı, belirleyici yanı totaliterdi ve bulunan, keşfedilen değil ama yaratılan bir şey olarak hakikatin böyle bir temsile ihtiyacı da yoktu. Ama benim işi temsilcilere devretmeden kendi hakikatimi kendim için oluşturmak ve elimdekini en hakiki sanma büyüsüne kapılmadan her türden temsile meydan okuma ihtiyacım vardı.


Kitabımı kapatıp dışarı çıkmak için kalktım yerimden. Ve hâlâ çıkmaya çalışıyorum. Çünkü her seferinde kapıda bir el yakama yapışıp, rızam olmaksızın tarih sınavına sokmaya çalışıyor beni. Din kültürü ve ahlak bilgisi hocasının gözetmenliğinde gerçekleşecek olan bir sınav. Tarih okumak değil kaçtığım, sınava tabii olmak. Sınayan dersi verip sınıfı geçmediğim takdirde ortalıkta dolaşamayacağımı, dolaşsam bile görünürlük kazanamayacağımı söylüyor, tarihin ağzından konuşarak; ya affetmeyecek ya da çöplüğüne atıverecek. Sınayanın tarihin ağzından konuşma çabası rastlantı değil, iktidarların ve otoriter yapıların hakikatin, tarihin tek belirleyicisi olma arzuları bilinir ve niyetleriyle örtüşür bir şey. Burada kişileştirilen, kendi yazılış safhasında yer almayan, karşı tavır alan ya da böyle bir yazılım yetkinlik kazanana kadar meselenin ciddiyetini kavramaktan uzak takımını, eğer hainler bölümüne kaydedip ibret-i alem olsun diye seyirlik kılmayacaksa unutmak ve unutturmakla tehdit eden tarih, sınayanın üstündeki yargıç cübbesini insani ölçülerden çıkarıp evrene biçme iddiasında aslında. Cennetin mühendisleri zaferler, yenilgiler, bolca şehit, bolca düşman ve hainle dolu lanetli bir tarihi püripak bir geleceğe bağlayacak merdivenin diyalektiğe yaslandıktan sonra kaç basamaklı olması gerektiğini hesaplayacaklar. Hem ezberi zayıf, hem matematiği kötü olanlar yapılmış hesaba itimat edecek. Ne mi olacak sonra; hesap-kitap ehline has bir eminlik yerleşecek üstünüze, başka bir hesabın yanlışlığını ya da hesapsızlığın acizliğini anında teslim edecek, sadece geçmiş ve bugüne değil geleceğe de basacaksınız kalıbınızı. Mevcut veriler ışığında ihtimaller; ya birleş ya yok ol, ya cennet ya cehennem, ya sosyalizm ya barbarlık, ya şu ya bu. Tamam, sonra; aşama aşama çıkacaksın o merdivenlerden, eteklerinde bir yığın fettak…
İkisinden de tat alamayıp ne cennet ne cehennem diyen hayırsız kullar ve az çok tarihe ilgi duymuş olanlar seçenekleri birbirinden ayırmakta zorluk çekebilirler. Bu kadar sınırlı seçenekle ortaya çıkmak tipik bir yandaş toplama taktiği olmaktan çok, bilim olma iddiasındaki bir politik söylem tarafından sistematik olarak kemirilmiş, zayıflatılmış hayal gücünün artık tamamen tükendiğinin ilanıymış gibi geliyor bana. Kendi seçeneğimi listeye ekletmek telaşında değilim, aksine listeyi hazırlayan akıl bir sonraki durakta asker alım listesine yazar adımı diye korktuğumdan liste dışı kalmak sevindiriyor beni; bir ihtimal değilim, yaşıyorum!


En çok da bunu, hâlâ yaşadığımı hissettiğim için sanırım, yaşamı sabit bir sınav alanı olarak kabuslarıma bahşeden hınç dolu bir tanrının şefkati de, nefreti de tasarlanan etkiyi yaratmıyor bende. Sadece, tarihin çöplüğünden mi yoksa mahşeri bir hesaplaşma anına endeksli gelecekten mi geliyor bilinmez, imge kullanımıyla sınırlı olmayan kesif bir din kokusu alıyorum sürekli. Bu kokudan kurtulup ödülsüz ve cezasız kalabilmek için her şeyi kaldırıp altına bakma isteğim artıyor. Ama hakikate ulaşma ve bir tür arınma ihtiyacıyla değil, bu kez melezleşebilmek, yaşam kadar hakiki olabilmek arzusuyla. Zaman kaybı olarak görülebilir tabii, sürekli aciliyet vurgusu yaparak safları birleştirmeye çağıranlar için. Safların birleşip yeniden yazacakları, okumak zorunda bırakılanların “tekerrürden ibaretmiş” diyeceği bir tarihe katlanabilecek kadar sabırlı değilim. Tek bir bileşenin bünyeye egemen olması anlamında “saflık”, hayatın içinde çıplak ve yargısız duran masumiyete neredeyse zıt. Masumiyet belki de hayatın değişmesine en çok ihtiyaç duyanları bulan başka bir oda, başka bir kimyanın parıltısı “tarihsiz, sınavsız”.


Aslında zamanla sınavın içeriği de değişiyor. Önceden tarihi, tarihsel koşulları bilmemek-kavrayamamaktan sıfırı basan hoca, son birkaç yıldır yöntem değiştirdi. Artık anarşistleri kendi tarihlerini bilmemek ya da iyi değerlendirememekle suçluyor. Hani kendi de iyi bildiğinden değil, sadece kendi müfredatında rastladığı, rastlamasına izin verildiği ölçüde ve neredeyse magazine kaçan bir ilgi dahilinde, “Siz de İspanya’da fena sayılmazdınız”, “Marx Bakunin’e nasıl taktı çelmeyi” türünden bir bilgi bu. Sonra ne oldu… sonrası kayıp.


Aklıma Nietzsche’nin Alman eğitim sistemini, tarih çalışmasını kullanarak gençliği ve oluşun masumiyetini geçmişin ağırlığı altında ezmekle suçlaması geliyor. “Geçmişin ağırlığı insanı gerçekten yaratıcı bir hayat sürmekten alıkoyacaktır”. Aslında ilk dönem ve son dönem düşüncelerinde tarihsel olan-olmayan, şiddet, adalet vs. kavramlarına yaklaşımda belirgin farklılıklar olsa da Nietzsche’ye göre, tarihin insan ırkının ilerlemesi ve geliştirilmesi için tasarlanmış olduğuna inanmamızı sağlayan ahlaki ideali terk etmeliyiz ve ona herhangi bir amaç, erek ya da son atfeden teolojik bir görüşün rahatlığına kendimizi bırakmamalıyızdır. Gerçek değişimin mülkiyetin zora dayalı yeniden dağılımıyla değil, aklın tedrici dönüşümüyle mümkün olacağına inanır Nietszche. İlk dönem düşüncesi için böyle bir dönüşüm potansiyeli, adalet duygusunun herkeste daha fazla artmasında, şiddet içgüdüsünün zayıflamasında ve geleneklerle sürekliliği görebilme becerisinde saklıdır. Son dönemlerinde geleneğin böyle bir potansiyel barındırdığına inancı yok olmuş gibidir. Tek bir bireyin, halkın ve bir kültürün sağlıklı olabilmesi için tarihsel -olana ve- olmayana eşit ölçüde ihtiyaç vardır, ama tarihsel-olmayan karşıtı karşısında her zaman daha temel, daha önemlidir. Unutmak, hatırlamaktan çok daha hayati bir yetenektir değişimin gerçekleşebilmesi için. “Unutmama-unutturmamanın” tarihsel bir sorumluluk kabul edildiği bir zamanda, nasıl bir değeri olabilir “unutma”tan bahsetmenin? Unutulmak istenen ne olabilir? Yeninin önüne dikilen her şey, dışarıdan oluşturulmuş bir hafızaya, dehşetle, öfkeyle, tiksintiyle, korkuyla, küskünlükle kaydedilmiş olan her şey. ‘Biz’in sınırlarını her zaman tetikte bekleyen ‘ötekiler’ ile doldurma ihtiyacı yaratan her şey. Başka bir dünyanın şimdi ve burada olmadığını sabit bir bilgi kılan deneyim, gövdeye hakim bilgi olduğunda yeniden ve yeniden doğmaya kararlı hale geliyor. Unutmak geçmiş ve gelecek arasında kurulan denklemin iki satırı arasından eşitlik işaretini kaldırabilir, geriye, “bugün” kalabilir. Sadece kendi deneyimimizin değil, sosyolojinin, tarihin, psikolojinin vs. sosyal bilimin “insan gerçeği bu” demeye getirdiği bir bilgiyi, tek gerçek oymuş elimizin altında edasıyla kodladığı bir bilgiyi normalleştirmekten kurtarır bizi unutmak. Daha çok yakın bir zamanda Afganistan bombalanırken, savaş kadar olağan bir “insan gerçeğini” kendi stratejilerine uyarlama derdine düşenler “unutmamanın erdemlerini sıralaya dursunlar, ben bir dehşet bilgisine teslim olmaktansa ölenlerin, öldürenlerin ne kadar da gerçek insanlar olduğuna şaşırabilecek bir yerim kalsın istiyorum.


Göçebe bir söylemle unutarak yenilen bir “biz” özlemi taşıyordu Nietzsche, doğanın dilini insanın dünyasına dahil etme ihtiyacı duyan bir “biz”. Çünkü “özgür insan iyi ya da kötü olabilir ama özgür olmayan insan doğa karşısında bir onursuzluk, bir utançtır”.


Bugün, bir yöntem icat etme tehlikesine düşmeden, geçmişten gerçekten geleneğin olanakları adını hak edecek bir açıklıkta tarihten yararlanmak gene de mümkün. İktidarların kullanım alanının dışında kalabilmiş, göz ardı edilmiş ya da bastırılmış bilgilerin gün ışığına çıkartılmasıyla… Foucault’nun soybilimler adını verdiği anti-bilimlerin yardımıyla bilgiye değil bilginin bilimsel hiyerarşiye yerleştirilmesine bir başkaldırı, bilgilerin bilime başkaldırısı. Ama yerelin bastırılmış ya da dondurulmuş hafızasında halihazırda bulacağımızı sandığımız bilgiler toplamından medet ummak değildir burada kastedilen, tersine onu bugüne taşımak üzere geliştirilmesi gereken bir yorum sanatıdır. Kendisinin de söylediği gibi; bu bilgiler dolaşıma girdikleri andan itibaren birleştirici söylemler tarafından yeniden kodlanmak tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklar. “Bütün bunlar çok güzel, ama nereye gidiyorsunuz, hangi yöne, ne tür bir birlik peşindesiniz, diyenlerin belki de bizi tuzağa düşürmek için davet ettikleri o birleştirici söylemi kendimiz kendi ellerimizle kurma tehlikesine düşmüyor muyuz?” ¹
Zorunluluktan bahsedilen her yerde mevcut bir tehlike bu… Sık sık anarşizmin kapitalizm karşıtlığıyla sınırlı olmadığını, her tür tahakküm ilişkisinin bugünden reddedilmesi anlamına geldiğini hatırlatma ihtiyacı duyuyorum kendime. Zorunluluk ilişkileri özgürlüğün asgari düzeye çekildiği ve “gerekirse” bu minimumun bile iptal edilebileceği ilişkilerdir. Bu “gerekliliği” siz belirleyemeyeceksiniz, etten kemikten bir insan da olmayacak buyruk sahibi, “tarihsel koşullar” belirleyecek. Hadi bulun da anlatın derdinizi, Özgürlüğe mekan atfetmek kadar -özgürlük alanı olarak çağrı yapılan yerlerin savaş alanı çıkmasına halen şaşıran biri olarak- bugün değil ama gelecekte bir gün daha özgür olunacağı varsayımıyla zorunluluk ilişkilerini meşrulaştırmak da akıl almaz geliyor bana. Bunun dışında aramızda güç kavramından şiddet kullanımına, mülkiyet teknoloji, adalet, eğitim vs. konularına kadar genel bir fikir birliği olmadığı gibi olmaması iyiye işarettir ve ayrı kanaat sahibi kimi grup ve bireylerin bir arada hareket etmesi hem oldukça zor hem de zorunlu değil. Bu farklılıkları eritmemek ve farklılaşmaya uygun bir zemin yaratmak, ütopyaların homojenliğinden kurtarabilir bizi, farklı hakikat algılarının, zaman-mekan kavrayışlarının yaşanabilir olduğu heterotopyalara götürebilir.


“Sen ne yaptın bugün” sorusunda saklı imajı hissedip “sınava girmedim” dediyseniz tasnif edilme şeklinizi de belirlemiş oluyorsunuz: “hiçbir şey yapmıyorlar, sadece düşünüyorlar.” Aslında şu meşhur kartezyen ayırımın, modernizmin en temel işleminin bir kez daha üzerinizde uygulanması bu. Düşünmek ve eylemek arasında, zihin ve beden arasında bu kadar temel bir ayırım var mıdır gerçekten? Düşünmek de tıpkı terlemek gibi bedene ait bir eylem olarak görülemez mi? Sessizlik nasıl anlatım olanaklarına, dile dahilse, düşünmek de eyleme hallerinden biridir sadece, en değersiz ya da en üstün olanı değil. Böylece bir değer biçme yapılamaz. Her şey kişinin niyetine bağlı olarak iyi ya da kötü olabilir. Ve kimse kimseyi hem benim kadar koşmuyorsun hem de benden çok terliyorsun diye suçlayamaz. Çok koşulduğu halde hiç terlenmiyorsa o belki bir sorun olabilir. “Olduğu yerde koşarmış gibi durdu, çünkü sadece amacına ulaşmak istedi”. ²


Benim hayatı bedenimden başlayarak parçalara ayıran, dokunduğu her şeyi verimlilik tanrısının kollarında işlevsel hale getiren ve reklamlarında utanmadan dolu dolu gözlerle “herkesin bir ideali olmalı” diyen bir akla karşı birleşmesini elzem bulduğum ilk şey -ve tek şey belki bir araya gelmek birleşmekten oldukça farklıdır- idealar dünyasından çıkartacağım kafamla, teriyle hayatın içinde kendi ritmiyle tekrar tanışsın istediğim gövdem. Sonra asıl fazlalıklarından kurtaracağım onu, beş yaşında koluma taktığı plastik kayışlı otomatik saatten başlayarak -nasıl sevinmiştim ama, yeni maharetimi sergilemek, için dakika başı saati söylüyordum herkese; “Ey hane halkı, aldırış etmiyorsunuz ama, tarih sürekli işlemektedir”, “tarih sürekli işlemektedir”, “tarih sürekli….”


Alıntılar.
1. Foucault
“Entelektüelin Siyasi İşlevi”
2. Deleuze Guattari
“Kapitalizm ve Şizofreni”

Kaynak:edebimevzular ile ortak paylaşım

Yorumlar