Etüd

"Bir İslam Gerçeği" ve Muhammedin ahlakı

27-11-2017
 
 
 
Voltaire 18. yüzyıl akılcılığının büyük temsilcisidir. Tarihçi, filozof, romancı ve şairdir. Başta Katolik Kilisesi olmak üzere müesses dinlerin amansız düşmanıdır. İnandığı şeyler uğruna rahatını ve hayatını defalarca tehlikeye atmıştır. Zekâsı nefes kesici keskinliktedir. Alaycıdır. Antipatiktir. Ama kişiliğinin gücünden etkilenmeyecek kimse düşünemiyorum.
Mahomet ou le Fanatisme [5] isimli beş perdelik trajedisi, Muhammed’in tarihi kişiliğinden ziyade genel anlamda dinî fanatizmi ve ikiyüzlülüğü konu edinir. Hikâye Muhammed’in evlatlığı Zeyd b. Harisa ve onun eşi iken ayrılıp kendisiyle evlenen Zeyneb bt. Cahş olayı üzerine kuruludur. Muhammed entrikacı, kurnaz ve kadın düşkünü biri olarak gösterilmiştir. Zeyd’in Zeyneb’e ilgisini kıskanır. Zeyd’i Mekke ileri gelenlerinden birine suikast düzenlemekle görevlendirir. Zeyd adamı öldürür. Ancak adamın, çocuk yaşta köle edilen Zeyd ve Zeyneb’in babası olduğu ortaya çıkar. Zeyneb intihar eder. Muhammed ölüm döşeğinde vicdan muhasebesi yaparak günahlarını itiraf eder.
 
 
PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN HZ. ZEYNEP İLE EVLİLİĞİNİ AÇIKLAYAN, AHZAB SURESİ 37. AYETTE "ALLAH'IN AÇIĞA VURACAĞI ŞEYİ, İNSANLARDAN ÇEKİNEREK İÇİNDE GİZLİYORDUN" DENİLMEKTEDİR. PEYGAMBERİMİZİN İÇİNDE GİZLEDİĞİ ŞEY NEYDİ?
Ayetin meali şöyledir:
"Hani hem Allah’ın nimet ve ihsanına, hem de senin iyiliğine nail olmuş olup da hanımını boşamaya karar vermiş olarak sana danışmaya gelmiş olan kişiye sen: “Eşini yanında tut Allah’tan kork!” demiştin. Allah’ın açığa çıkaracağı bir durumu içinde saklamıştın, çünkü insanlardan çekinmiştin. Halbuki asıl Allah’tan çekinmen gerekirdi. Neticede, Zeyd eşini boşayıp onunla ilişkisini kestikten sonra, Biz onu sana nikâhladık ki, bundan böyle evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kestikleri, onları boşadıkları zaman, o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri her zaman gerçekleşir." (Ahzab Suresi, 33/37)
Allah’ın ve Peygamberimizin ihsanlarına nail olan şahıs, Zeyd ibn Harise (r.a)’dır. Çocuk iken esir düşüp köle olarak satılan Zeyd’i Hz. Hatice (r.a) validemiz almış, daha sonra Hz. Peygamber (a.s.) ile evlendiği zaman ona hediye etmişti. Bilahere ailesi fidye vererek geri almak istedi. Peygamberimiz, isterse fidyesiz olarak ailesine gitmesi hususunda onu serbest bıraktı. O ayrılmak istemeyince Hz. Muhammed (a.s.m.) onu evlatlığı olarak ilan etti. Hz. Peygamber, Zeyd’in, halası Ümeyme’nin kızı Zeyneb ile evlenmesine vesile oldu. Fakat Zeyneb, köle asıllı olan Zeyd’i kendisine denk saymadığından, işin başından beri onunla uyum sağlayamadı. Sonunda Zeyd Hz. Peygambere gelip evliliğe son vermek istediğini söyledi. Durumu izleyen Hz. Peygamber (a.s.m) bu neticeyi yerinde bulmakla beraber Zeyd’in yüzüne karşı söylemek de istemedi. “Eşini yanında tut!” diye asıl temennisini dile getirdi. Zeyd boşayıp iddetini doldurunca Zeyneb serbest kaldı. Peygamberimiz çekinmesine rağmen, Allah onunla evlenmesini emretti. Böylece, Cahiliye adeti olan, bir kimsenin evlatlığının boşadığı kadınla evlenme yasağının kaldırılması işinde, Hz. Peygamber, kendi nefsinden örnek vermek imtihanı ile karşı karşıya kaldı. Demek ki, böyle köklü bir adet, Hz. Peygamberin bizzat kendi uygulaması ile kaldırılacaktı. İşte ayette geçen konu budur.
Hz. Peygamberin, bir gün Zeyneb’in güzelliğinin farkına varması neticesinde Zeyd’in onu boşadığı zannını uyandıran ve nakil yönünden de sahih olmayan rivayetin, muhtevası da makul değildir. Zira halası kızı olarak öteden beri tanıyıp evlenmelerinde de tam bir aracılık yapan Hz. Peygamber’in onu yeni fark ettiği iddiasını doğru bulmak mümkün değildir.
Bazı kimseler Hz. Peygamber'in Zeyneb'le evlenmesi konusunda birçok akla hayale gelmez sözler söylemişlerdir. Bunlara göre güya Peygamber aleyhisselâm bir gün, açık kapıdan Zeyneb'i görmüş, onun güzelliğine vurulmuş ve "Ey gönüller elinde olan, onları evirip çeviren Rabbim! Sen her noksandan uzaksın!" demiş, Zeyneb bu sözü duyup kocasına haber vermiş, kocası Zeyd bu sözden, onun Zeyneb'i beğendiği ve kendisiyle evlenmek istediği sonucunu çıkarmış, kendisine gelerek Zeyneb'i boşamak istediğini söylemiş, Hz. Peygamber bunu kabul etmemiş, fakat Zeyd onu dinlemeyip karısını boşadıktan sonra onunla evlenmiş.
İbn Kesîr ve İbnü'l-Arabî bu rivayetleri hatırlattıktan sonra çok önemli tenkitler yapmışlar ve bu rivayetlerin sahih olmasının mümkün olmadığını belirtmişler, günümüz ilim yolcuları için de geçerli bulunan uyarılarda bulunmuşlardır.( İbn Kesîr, VI, 420; İbnü'l-Arabî, III, 1542 vd.; Krş. Zemahşerî, III, 427)
Kur'an metnine, sahih rivayetlere ve genel ilkelere göre tespit edildiğinde olayın gerçek öyküsü şöyledir: Hz. Zeyneb Hz. Peygamber'le evlenmeyi arzu ediyordu, mehir bile istemeksizin onun eşi olmayı teklif etmişti. Yakın akraba oldukları için örtünme emri gelmeden önce Peygamberimiz Zeyneb'i sık sık görüyor ve her yönüyle tanıyordu, çekici bir kadın olmasına rağmen bu teklifi kabul etmedi. Aradan zaman geçmiş, yukarıda sözü edilen sosyal değişimin perçinlenmesine sıra gelmişti. Bu uygulama için uygun bir örnek olarak Zeyneb, pek de istekli olmamakla beraber, Resûlullah'ın tebliğ ettiği emre uydu, köle olarak Hz. Peygamber'e verildiği halde onun ve Allah'ın müstesna lütuflarına mazhar olan Hz. Zeyd ile evlendi. Bu evlilik bir yıldan biraz fazla sürdü. Sosyal değerler ve örfe dayalı duygular kısa zamanda değişmediği için Hz. Zeyneb kocasını küçük görüyor, ona karşı sert ve kırıcı davranıyordu. Zeyd'in de kafasından onu boşamak geçiyor, fakat kendilerini Peygamber evlendirdiği için bunu yapamıyordu. Bu esnada Allah Teâlâ Peygamberi'ne, Hz. Zeyneb'in boşanacağını ve kendisinin eşi olacağını bildirmişti. Çok geçmeden Zeyd, boşama niyetini açmak üzere Hz. Peygamber'e geldi, Zeyneb'den şikâyette bulundu, boşamak istediğini açıkladı. Hz. Peygamber, özel bilgisine göre değil, genel, objektif hukuk ve ahlâk kurallarına göre davranarak, bu arada halkın, özellikle münafıkların, "evlâtlığın boşadığı eş ile evlenme" konusunu kötüye kullanıp dedikodu yapmalarından da çekinerek Hz. Zeyd'e, eşini boşamamasını tavsiye etti. Buna rağmen Hz. Zeyd esini boşadı. Dul kalan Hz. Zeyneb önemli bir inkılâbın yerleşmesinde fedakârca rol aldığı için ödüllendirilmeyi hak etmişti. Allah ona dünyada bu ödülü, Peygamber eşi olma şerefine nâil kılarak vermeyi murad etti. Muradını Peygamber'ine bildirdi, o da emri yerine getirdi.
Ayette geçen "saklama" ve "çekinme"nin mâkul açıklamaları vardır. İleride Hz. Zeyneb'in boşanacağı ve Hz. Peygamber'in eşi olacağı bilgisi, Allah'ın ona verdiği bir sırdı, nasıl olsa zamanı gelince açıklanacaktı. Bunun önceden açıklamasının birçok sakıncası da vardı. Bu sebeple "Allah'ın ileride açıklayacağı bir şeyi gizliyordun" cümlesi bir kınama değil vakıanın ifadesidir.
"Kendisinden çekinme hususunda Allah'ın önceliği bulunduğu halde sen halktan çekiniyordun" cümlesi de iki mânaya gelebilir:
1. "Sen Allah'tan çok halktan çekiniyorsun";
2. "Kendisinden çekinilecek olan Allah'tır; O evlenmeni emrettiğine göre halk istediğini söylesin, onlardan çekinmene gerek yoktur."
Birinci mâna Hz. Peygamber için söz konusu olamaz; çünkü o bütün yapıp ettikleriyle yalnız Allah'tan korktuğunu ve O'na itaat ettiğini ispat etmiştir. İslâm'a inansın inanmasın hiçbir kimse onun, halkı memnun etmek için Hakk'ın emrine aykırı davrandığını söyleyemez. Geriye muteber ve tutarlı mâna olarak ikincisi kalmaktadır. Zaten sûrenin başında, hem Hz. Peygamber hem de müminler, münafıkların yapacakları dedikodular ve çevirecekleri dolaplar karşısında uyarılmışlar, bunlara hazırlanmışlardı, Yukarıdaki cümle de aynı mahiyette bir uyarı hatta teselliden ibarettir.(Kur'an Yolu, Diyanet, İlgili ayetin tefsiri)
Cahiliyet zamanında bir kimse kendi üvey annesiyle bile evlendiği halde azatlısı olan bir kölesinin vefatından veya boşamasından sonra eşiyle evlenemezdi. Bunu caiz görmüyorlardı. İşte bu cahlliyyet âdeti de bu ilâhi emir ile ortadan kaldırılmış bulundu, (ve Allah'ın emri yerine getirilmiş oldu) Zeynep Radıyallâhu Anha'nın nikahı hakkındaki ilâhî takdir yerine gelmiş oldu. Evvela: Zeyd ile evlendirilmesi, sonra da Resûlullah'ın eşlerinden olmak şerefine nail bulunması: bütün ilâhi takdirlerin birer tecellisinden başka değildir. "Zeyd Bin Haris'e Radiallâhu Anh, Zeynep Radiallâhu Anh'a ile evlenmişti. Fakat Hz. Zeyneb'in yüksek bir aileye mensup ve kendisine karşı büyüklük gösterir bir vaziyette bulunduğunu takdir ederek onu daha sonra boşamıştı. Resûl-i Ekrem'in Zeynep Hazretlerine kalben bir meyil göstermiş olduğu iddia edilemez. Resûl-i Ekrem'in ahlakı, yüce yaratılışı buna mânidir. Öyle bir meyli bulunsa idi, onu daha evvel nikahı altına alabilirdi. Ancak o mübarek annemiz, vaktiyle Resûl-i Ekrem'in emrine itaat etmiş, sonra boşanarak üzüntülü kalmış ve Hz. Peygamber'in halası kızı bulunmuş olduğu için Yüce Peygamber Efendimiz onun hakkında bir iltifat ve bir teselli olmak üzere onu da mübarek eşleri arasında katmıştır. Hz. Aişe buyurmuştur ki: Diyanetçe Zeyneb'ten hayırlı kadın yoktur. Takva sahibi ve doğru sözlü idi. Sılai rahme riayetkar ve sadakası çok idi.
Şöyle bir soru akla gelebilir: Ayette geçen “kendi nefsinde saklı tutuyordun” ifadesi, Hz. Muhammed’in bildiği şeyi içinde sakladığı anlamına gelmiyor mu? Yani zeynep’in kendisiyle nikahlandırılacağını bilerek yinede içinde saklıyordu ve Allah’ın kesin hükmü bu iken Hz. Muhammed yine de neden boşanmamaları için öğüt veriyor?
Bu konuyu kısa birkaç madde halinde açıklamaya çalışacağız:
a. Hz. Muhammed(a.s.m)’in içinde sakladığı neydi? Ayetin sibak ve siyakından öyle anlaşılıyor ki, Hz. Muhammed(a.s.m); “Allah tarafından zeynep’in kendisiyle nikahlandırılacağı” bilgisine sahipti ve bunu içinde saklıyordu.
b. Hz. Peygamberin(a.s.m)’in bu bilgiyi içinde saklaması, Allah’ın emrine aykırı mıydı? Elbette aykırı değildi. Çünkü, Allah “kendisine mutlaka onunla evleneceksin” diye bir vahiy indirmemiştir. Bu bilgi, bir ilham, bir rüya sonucu da olabilir. Hatta bizzat Cebrail tarafından bu bilgi verilmiş olsa bile, Hz. Peygamber(a.s.m)’in bu bilgiyi bir müddet içinde saklamasının dinî, aklî, ahlakî hiçbir sakıncası yoktur. Çünkü, alınan bilgide Zeynep”le bir gün evleneceği söz konusu ise de, bu evliliğin zamanı belirtilmemiş ve “derhal evleneceksin!” gibi bir emir de söz konusu olmamıştır. Çünkü, böyle bir emrin olduğunu düşünmek, her şeyden önce Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Henüz başkasının nikahlı karısı olan bir kadınla peygamberini evlendirmekle zorlaması anlamına gelen böyle bir emir ve hükmün varlığını düşünmek, ne dine, ne de imana sığar bir tarafı vardır.
c. Allah’ın halis bir kulu olan “Zeyd’in hanımını boşamasına yardımcı/ön ayak ol!” diye peygamberine talimat verdiğini düşünmek de o kadar yanlıştır.
“Sahi onların kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa, imanda şüpheye mi düştüler yahut Allah’ın ve Resulünün kendilerine zulüm ve haksızlık yapacağından mı endişe ediyorlar?”(Nur, 24/50) mealindeki ayetten –Zeyd olayında olduğu gibi- herhangi bir insana karşı böyle bir tuzağın kurulduğunu düşünmenin imanla bağdaşmayacağını anlamak zor değildir.
d. Hz. Peygamber (a.s.m)’in - ileride Zeynep’le evleneceğini bildiği halde- Zeyd’e "Eşini yanında tut, Allah'tan kork" demesi, çok ahlakî bir davranıştır. Çünkü, Zeyd, hanımını boşama konusunda kendisiyle istişare etmek üzere gelmiştir. Böyle kritik bir konuda “Eşini hemen boşa!” mı demeliydi? Hiçbir suçu olamayan –sırf hanımının geçimsiz tavrından rahatsız olduğu için boşamaya kalkan bir kimsenin istişare ettiği böyle bir konuda, işin düzelmesi lehine konuşmalar yapmaktan daha ahlakî bir tavır düşünülebilir mi? Böyle bir tavır sergilemek, istişarenin hakkını vermenin de bir gereğidir.
Nice istişarelerde sözümüzün tutulmayacağını bildiğimiz halde, yine de istişarenin hakkını verme adına olumlu sözler söylemişizdir. Hz. Peygamber (a.s.m)’in tutumu da bundan farklı değildir.
e. Burada önemli bir incelik daha vardır. O da şudur: Allah’ın bir şekilde bildirmesiyle elde edilen -kaderle ilgili gaybî bir bilgiye sahip olmak, sebepler dairesindeki hikmetli bilgi yollarını terk etmeyi gerektirmez. Özellikle, detayı verilmeyen, zamanı belirlenmeyen, kaza-yı muallak gibi gerçekleşmesi bazı şartlara bağlı olma ihtimali bulunan çok özet haldeki mücmel bir bilgiye dayanarak hareket etme zorunluluğu yoktur. Hz. Musa’nın Hz. Hızır’ın yaptıklarına itiraz etmesi de bu açıdan değerlendirilmelidir.
f. İşte burada, Hz. Peygamber(a.s.m), ileride Hz. Zeynep’le evlendirileceğine dair özet bir bilgiye sahip olabilir. Bu izdivacın gerçekleşmesi için her şeyden önce onun eski kocasından boşanmış olmasının gerekli olduğunu da elbette biliyordu. Bu şartı tehir etmekle işin biraz daha ertelenmesine çalışması son derece normal bir davranıştır. Çünkü, bir insan olarak o dönemin adetlerine göre, evlat edindiği Zeyd’den boşanmış bir kadınla evlenmek istememesi son derece doğaldır. Hatta böyle bir olay, düşmanları elinde bir koz olabilir ve imanı zayıf bazı kimseler şüpheye bile düşebilirlerdi. Demek ki, Hz. Peygamber(a.s.m)’in korkusu, yalnız şahsına karşı yapılan itirazlardan değil, aynı zamanda tebliğ etmekle yükümlü bulunduğu İslam dinine ve bazı Müslümanlara da zarar verme ihtimalinden kaynaklanıyordu. Bundan ötürü, “bulaşıcı bir hastalığın bulunduğu bir yere girmemekle, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınmak” söz konusu olduğu gibi, O da(a.s.m), Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine sığınıyordu. Yani Zeynep’le evlenme kaderinden kaçıyor, boşanma şartının kaderine sığınıyordu. Çünkü, boşanma olmazsa evlilik de olmazdı.
g. “‘Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın’ diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha layıktı” mealindeki ifadeden hareketle tefsircilerin önemli bir kısmı bunun Hz. Peygameber(a.s.m)’e bir itap/azarlama olduğu görüşündedir. Diğer bir kısmı ise, ayetin siyak ve sibakında böyle bir itap unsuru bulunmadığına vurgu yapmışladır ki, bunun daha doğru olduğunu düşünüyoruz.
İster bir itap olsun, ister olmasın, burada önemli olan nokta, Hz. Peygamber (a.s.m)’in bir süre açıklamaktan çekindiği bir meseleyi, Kur’an’la vahiy edildikten sonra, bir saniye bile tereddüt etmeden onu –istemediği halde- insanlarla paylaşmış olmasıdır. Bu durum, bize Onun önceki bilgisi ile, vahiy olarak tespit edilen son bilgisi arasında –biz bilmezsek bile- çok büyük fark vardır. Bundan birinci konumdaki bilgiyi paylaşma zorunluluğu olmadığını da öğrenmiş oluyoruz. Ve bu husus, tek başına Hz. Muhammed (a.s.m)’in peygamberliğini onaylayan bir hakikattir. Nitekim, Hz. Aişe bu çarpıcı tabloya dikkat çekerek “Eğer Hz. Peygamber (a.s.m) Allah’ın kitabından bir şey gizleseydi, bu ayeti gizlerdi.” demiştir.(bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri, Tirmizî, Tefsir, 34; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 8/524).
 
"Bir İslam Gerçeği"
ÖMER'İN MUHAMMED'İN TORUNU ÜMMÜ GÜLSÜM İLE EVLİLİĞİ..
Muhammed'in kızı Fatma 10 yaşında iken Hz Ömer 52 yaşındadır. Bu halde Hz Ömer, Hz Muhammed'den kızı Fatma'yı ister.
Muhammed; kızım henüz küçüktür hem amcam oğlu Ali'ya sözüm var deyip Hz Ömer'e vermez Fatma'yı.
Fatma 12 yaşına geldiğinde 26 veya 27 yaşındaki Hz Ali ile evlendirilir. Ali ile Fatma'nın ilk çocukları Ümmü Gülsüm dür. Hz Ömer 62 Yaşında HALİFE olur. Ümmü Gülsüm 9 Yaşındadır. Halife olduğunda Hz.Ömer bu sefer Ali ve Fatma'nın kızları, Hz Muhammed'in torunu Ümmü Gülsüm'ü İster. Ali ne kadar diretse de Ömer işi tehde kadar götürür. Hz.Ali yine vermez. Bu sefer Hz.Ömer Ali'ye Allah üzerine yemin ederek, amacının sadece Resulullah'a akraba olmak olduğunu, Ümmü Gülsüm'e ölünceye kadar dokunmayacağını sadece nikahına alacağını söyler ve bir şekilde Ali'yi ikna edip 40,000 dirhem altına Ümmü Gülsüm'ü alır. 11 yaşına geldiğinde Ümmü Gülsüm bir oğlan, 13'ü ne geldiğinde bir oğlan daha doğurur Hz Ömer'den. Hz Ömer'in hazırda 9 karısından 7nc'sidir Ümmü Gülsüm (kütübi sitte ve nebiyyi secere). İki çocukta yaşına gelmeden ölür. ÖMER öldükten sonra Ümmü Gülsüm 5 ayrı yaşlı adama verilir. Kızcağız 22 yaşına kadar 4 çocuk daha doğurur ve 22 yasında Ölür.
Şimdi soru; Bu sapık ahlaksız uçkur düşkünü, birbirlerinin kızlarını ve torunlarını beceren Arapları 7/24 tv ekranlarında överek, örnek göstermeye çalışan şarlatan ümmetçiler bu gerçek yaşam öykülerini, Fatıma'nın, Maria'nın, Safiye'nin, Berre'nin, Aişe'nin, Ümmü Gülsüm'ün kimlere peşkeş çekildiklerini bilmiyorlar mı? Hepsi de Bal gibi biliyor. Tüm bu bilgileri Araplar kabul eder ve halende küçük yaştaki kızlarla evlenmeyi sürdürürler. Ama bizim Türkler "yok koruma amaçlı nikahladı, yaşı 9 değil 13 idi" gibi iddalar geveleyip Arapların sapkınlığını örtmeye çalışırlar.

Yorumlar